|
|
Artık dayanamıyorum sevgisiz kalmaya diyorsanız...
Serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru. kapatın gözlerinizi.. aydınlığınız gönlünüzdeki O'na olan sevginiz olsun.. göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza. yüreğinizde kavrulan aleve serinlik olsun göz yaşlarınız..
Işte dost nedir bilmek mi istersiniz.. menfaatsiz.. korkunuz olmayacak.. acaba demiceksiniz.. acaba ben onu sevsem o da beni sever mi korkunuz olmıcak yüreğinizde çünkü O vaat ediyor.. severseniz severim.. severseniz severim.. severseniz severim.. ne güzel değil mi sevginize karşılık bulmak.. sevginizin karşılıksız kalmıcağını bilmek..
şu dünyada yüreğinizi yakan onca dosta.. onca sevgiliye bir çare bir derman.. yürek yakmayan.. yüreğe serinlik veren bir dost.. vedud olan bir dost.. rahman olan bir dost.. rahim olan bir dost.. gafur olan bir dost.. sözünde sadık olan bir dost.. surete değil sirete bakan bir dost..
Dost.. dost.. dost.. diye inleyene Gel.. gel.. gel.. diye nida eden bir dost..
Ben seni sevdim diyene gel kulumsun diyen bir dost..
suretimle.. maddemle değil.. yüreğimle acziyetimle geldim diyene rahmetinle.. şefkatimle.. inayetimle karşılandın diyen bir dost..
Haydi yandıysa yüreğiniz.. yediğiniz darbeler yıldırdıysa sizi.. sevginiz hep sevgisiz kaldıysa.. yüreğinize değer verilmediyse.. artık dayanamıyorum sevgisiz kalmaya diyorsanız
serin öyleyse seccadenizi kıbleye doğru. kapatın gözlerinizi.. aydınlığınız gönlünüzdeki O’'göz yaşlarınız süzülsün yanağınıza. yüreğinizde kavrulan aleve serinlik olsun göz yaşlarınız..
O dost ise yürekte serinlik var O dost ise yürekte huzur var O dost ise yürekte coşku var O dost ise yürekte yürek var...
Ve O.. eğer O sevgili ise aşık olunan ise.. İşte o zaman yürekte olana tarif yok.. İşte o zaman yürekte olanı yazacak kalem yok.. İşte o zaman yürekte olanı söylicek dil yok.. İşte o zaman O var.. ve O var ise..
Haydi artık sözler sükut etsin.. bırakın yürekleriniz konuşsun..
Seccadeniz sevgiliyle buluşmanız olsun.. göz yaşlarınız sevgiliye hediyeniz olsun.. yüreğiniz sevgiliyle konuşan diliniz olsun..
sevgilinin size nasıl tecelli ettiğiniz işte o zaman.. işte o zaman anlaıcaksınız..
ve işte o zaman anlıcaksınız O dost ise her şey dost O sevgili ise her şey sevgili...

NE OLUR BENİ TERKETME
Ben unutkanım, cahilim, yanılanım….. Ne olur sen bırakma beni, terk etme, İbrahim a.s, Musa a.s terk etmediğin gibi… Nefsim ve şeytan uzaklaştırmaya çalıştıkça seni benden, sen daha da çok yaklaş bana, izin verme seni bırakmama… Arkadaşım ol, canım ol, dostum ol… Eyy dosta ulaştıran, Sevgiliye götüren aracısız, araçsız Yaradan’a götüren… Sessiz feryatlarımın içinde boğulmama izin verme, ben acizim unutuyorum, sen hatırlat bana Yaratıcının varlığını, sıkılmışlığımın, horlanmışlığımın, çaresizliğimin, bataklığa düşüşümün tam ortasında yakala kollarımdan izin verme düşmeme… Ne olur terk etme beni… Mahcupluğum, günahkar oluşumdan faydalanıp iş başında olan şeytana, esir olmama izin verme… Senden başkasına Yârim dedirtme… Mahrum bırakma, beni senden, ben gidecekken sen tut beni… Gözümün nuru, gönlümün ışığı, sevdalım, beş vakitte Cebrail a.s, Peygamberim ve Rabbimin konuşmasını hatırlatanım. Örtüme bürünüp uyumama izin verme gündüze en yakın olan o anda… Beş dakika daha uyumama izin verme, gecenin en bereketli o anında şeytana yoldaş olmama izin verme, çünkü ben bir daha hiç o günde olmayacağım, gitmiş olacak giden… Zayıfım, acizim, unutkanım, yanılırım, biçareyim,
NE OLUR TERK ETME BENİ!!!
Gözyaşları mı barındır sularında, vuslatım ol her seferinde…sular gibi çağlasın yüreceğim beni her çağırışında…Alemlerin Rabbine kavuşturacağın her anda, koşar adımlarla geleyim sana…
Elimin tersiyle itekleyeyim tüm dünya telaşını, arkamda bırakayım… ‘ALLAHU EKBER’ derken… Rabbim bu bel bir tek senin huzurunda bükülür diyeyim seninle birlikte, bu alnım bir tek Sen’in huzurunda yere değer diyeyim…
Sen çağırdın… Ben geldim…. Huzura diyeyim. “Seninle birlikte gözümün nuru’
Arkadaş sohbetleri için seni kaçırmama izin verme… Alışveriş telaşı yüzünden senden uzaklaşmama izin verme…
Dünya’nın en tatlı geldiği anlarda, UNUTTURMA BANA KENDİNİ… Peygamberim ve dostları dizleri şişene kadar kılardı Seni… Bizler seni dizi keyfi için unutuyoruz… eriniyoruz….
Eyy hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyan, unutmaya ve gaflete düşmeye müsait bir yaratığım ben…hayatımın gerçek amacını unutturma bana… Rabbimle aramdaki o güçlü maneviyatın köprüsü, nefsime uyduğum anlarda, seni unutup dünyamın zindan olmasına izin verme….Koylarına her gelişimde Rabbimin heybetini, azametini hissettir bana…
Hani hz İsa diyor ya! : “Şüphesiz ben Allah ( C.C)’ın kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı.” Nerede olursam olayım, beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı emretti. (Meryem Suresi, 30-31)
Ve İbrahim a.s: “Rabbim, beni namazımda sürekli kıl” (İbrahim Suresi, 40)
(Rabbim bizi de sende sürekli kılsın inşAllah ( C.C)…AMİN )
Ben çabuk bıkarım, ağır gelebilirsin bazen bana…İstemesem de seni, sen iste beni, arkanı dönüp gitme sakın… Sıkıya gelemem bilirsin… uykumun en tatlı anında, sohbetin en koyu anında geldiğinde olur bana, İşte o anlarda, yaa kazaya bırakırsın ne olacak diyen şeytana inat… TUT VE SALLA BENİ… ne olur bırakma lanetlenmiş olana… Al götür beni Yaratana…
BAZEN AŞK İLE
BAZEN ERİNEREK
BAZEN SÜRÜKLEYEREK
BAZEN KOŞARAK
AMA GÖTÜR NASIL OLURSA OLSUN GÖTÜR BENİ
BENİ BIRAKMA, NE OLUR TERKETME BENİ...

Ayna ve kadın. Tahmin edileceği üzere uzunca bir süredir birbirlerinin yüzüne bakıyorlar.
Kadın güzelleşme telaşında. Dudaklarını kızıllaştırıyor önce. Rujun ucu aynada geziniyor.
Yanaklarında utangaç bir allık beliriyor. Fırça aynanın yüzünde geziniyor.
Saçlarına geliyor sıra. Takılar aynaya takılıyor. Kulağının aynadaki görüntüsüne bir küpe resmi iliştiriyor. Boynunun göründüğü yere güzel bir gerdanlık çiziyor. Hayır, hayır! Ayna karşısında bir makyaj değil bu. Ayna üzerinde! Kadın kendisini değil de aynadaki görüntüsünü süslemektedir. Makyajını aynanın yüzüne işlemektedir. Bir o kadar garip, bir o kadar da acı… Makyajının bittiğini düşünüp gitmeye kalkarsa… Derin bir hayal kırıklığı. Buruk bir hüsran. Tuhaf bir aldanış.
Aynaya yapılan makyaj ne aynaya yakışır, ne de ayna karşısında duraklayanda kalır. Kadının yüzüne, saçlarına, kulaklarına, gözlerine yapıştırdığı ziynetler çözülür. Adımını atar atmaz, makyajı dağılır. Ardı sıra gelmez güzelliği. Hepsi ayna üzerinde kalıverir. Gençliğiyle ve gençliğine denk gelen güzelliğiyle övünen bir insanın da farklı bir şey yapmadığını düşünüyorum.
Söz gelimi 2008 yılında gençliği ve güzelliğiyle övünen biri, büyük bir ihtimalle 2008 yılında genç olma sırasının kendisinde olduğunu da biliyor olmalıdır. Biliyor (mu?) Sadece sıranın kendinde olduğunu. Ama sadece sıranın kendine geldiğini. Sıra dediğin gelir de geçer de. Yirmilik delikanlı şimdi aynalara bakıp övünüyorsa, övündüğünden çok yerinme ve utanma da borçlanır. Niye mi? Henüz sıranın kendisinde olmadığı, gençlik ve güzellik sırasının başkalarında olduğu, ancak bir pıhtı halinde var olabildiği, kendisini aynaların bile ciddiye almadığı, “olsa da bir olmasa da bir” “şey” olduğu o günlere,
meselâ, 1988 ve önceki yıllara da yazıklanmalıdır.
Ve dahi şu anın pıhtılarına, bir çiğnemlik etlerine, düşecek olsa pekâlâ çöpe atılabilir zavallı ceninlerine,
meselâ 2018’lerde bir derin mahcubiyet ödeyeceğini hatırında tutmalıdır. Zamanın üzerimizdeki hükmü bugünler için gençlik olabilir, yaşlılık da olabilir, hayat da olabilir, ölüm de olabilir, henüz doğmamışlık da olabilir.
Bu, bir ayna yüzeyine yapıştırılmış/çizilmiş süslerden kendi yüzümüze güzellik devşirmeye benzer. Oysa, aynaların bize yansıttığı bize kalmayacak..
Bir başka yılın aynasında yüzümüzde kırışıklıklar olacak, daha ötede bir aynada ise üzerimize toprak yığını ve en fazla soğuk bir taş düşecek. Nasibimiz bize kalansa, gençlik de değil nasibimiz, ihtiyarlık da...
Ölüm de nasip değil, hayat da.
Sahip olmak, sahip olduğumuzun bizde kalmasını, bizim de onda kalmamızı gerektirir. Ama…
Zenginlik de yoksulluk da, başarı da başarısızlık da gelip geçer sadece. Bir süreliğine yanımızda tutulur hallerimiz.
Karşılıklı iki trenin gelip geçişi gibi. Bir aralık. Bir anlık. Bir yan yanalık. Şu nebevî gölge meselinde olduğu gibi: “Ben ve dünyanın misali bir ağaç gölgesinde dinlenen yolcunun misali gibidir.”
Yolcu olduğunu unutup ağaç gölgesinde ebedî konaklamaya kalksan bile, gölge senin üzerinde kalmaz. Kalkar ve gider. “Günler insanlar arasında dolaştırılır” der Kur’ân. Demek ki günler kadar asıl değiliz.
Günler değil, insanlar gelip geçiyor günlerin önünden. Sabit olan günler, insanlar değişken.
Bir nöbetçi gibi şimdilik dikildiğimiz bir kulübeciktir yıllar. Halden hale yuvarlanıyor bedenlerimiz.
Eksiliyor.
Eskiyor.
Yaşadığımız her hâl, bize bir ara uğrayan bir misafir.
Seferde hallerimiz. Bizde kalmaya kararlı değil. Vedası kavuşmasında başlıyor her lezzetin. Saklandığımız haz kuytularında eskidiğimizi unuttururuz kendimize.
Her sabahın bir bugünümüzü daha dün ettiğini bilmez gibiyiz.
Her nefesin hesaptan düşüldüğünü hissetmeyiz.
Kendimizi kendi ellerimizle iteriz unutuşun kuyusuna.
Kalbimize uzanan umutlar bir ucuzcu bezirgânın elleri gibi satışa götürür bizi.
Avuntu köşelerinde suskun birer sürgündür sevinçlerimiz.
Baktığımız her köşede ölü bir deniz. Sanki yüzlerimiz bin kevgir.
Üst üste durmuyor haz tuğlalarımız. Vedaları emziriyor gözlerimiz.
Ne kadar acı ka(y)nıyor suskunluklarımızın dibinde bir bilseydik.
Gelip geçeniz biz.
Dökülüyor bir bir metal sevinçlerimiz.
Kısalıyor günlerimiz. Uzuyor gölgelerimiz.
"yanaşsaydın yandaşım olsaydın bir sığınak
yağmur altında sığındığım bir kerpiç evcik
olsaydın olduğumu anlasaydım oldu olacak
gelebilseydik bir kerecik göz göze ey yaşamak."
(Yusuf Özkan Özburun) "Ve'l asr. Hüsrandadır insan."
Senai DEMİRCİ
Alıntı
Şartlar Zorlaşınca Namazı Terk Edenlerden Misiniz ?

Şartlar zorlaşınca namazı terk edenlerden misiniz?
Her nimet şükür ister. İmkân da bir nimettir. Çoğu zaman imkânın ne kadar önemli ve değerli bir nimet olduğunu anlayamayız. Onu ancak kaybettiğimizde farkına varırız. Bu anlamda imkânın şükrünü de unutmamak gerekir.
İbadetlerimizden namazın günlük hayatımızda imkânla bire bir ilişkisi vardır. Bu anlamda kimileri imkanlar içinde yüzer. Ama elindeki nimetin farkına varamaz. Fırsatların biri gelir, diğer gider; ama o, bunların kadir ve kıymetinden bihaber yaşar. Namaz kılmak için zamanı ve vakti müsaittir. İşi gücü buna engel de teşkil etmez. Namaz kıldığında onu horlayacak ya da sıkıntıya sokacak kimseler de yoktur. Mekân sorun da değildir. Namaz kılacak olsa kimse ona “Akşam kaza edersin!” de demez. Ama o sahip olduğu bu imkânı kullanmaz.
Namazını eda edenlerden bir kısım da vardır ki; normal şartların dışına çıkıldığında namazlarında aksamalar olmaya başlar. Namazını kaçıracakmış telaşına düşmez. Fırsatı varsa ya da onu namaza çağıran biri varsa ezana kulak verir. Ama bir seyahate çıktığında ya da işinde sıkıntılar yaşadığında ilk terk ettiği şey namaz olur. Önce birer birer gider vakitler. Sonra da eda edebildikleri çıkar gider hayatından. Hassasiyet soğuk bir duyguya dönüşür. Ve insan giderek kopar inandıklarından.
Namaz vakti girdiğinde içlerine kor düşenler de vardır ki; onlar için ilk fırsat, namaza gitme anlamına gelir. İşyerlerinde namaz kılmak için uygun yer yoktur. Yolculuklarında namaz kılacak yer de bulamayabilirler. Ama onlar için tek geçerli olan, “Nerede olursa olsun, vaktinde eda”ya niyettir. Bunun için kalpleri çarpar. Akılları namazdan geri duramaz. Bazen namaz kılacak imkânı da bulamayabilirler. Ama o an yüreklerinde tarifi imkansız öyle derin bir ızdırap, öyle sarsıcı bir sıkıntı vardır ki; ilk fırsatta kaçırdıkları namazın edası için huzura dururlar.
Bir başka grup vardır ki; onların çalıştıkları ortam için namaz, yabancı bir terimdir. Namaza imkân bulmak neredeyse imkânsızdır. Çünkü böyle bir imkân olmadığı gibi namaz kılmak iş hayatının bitmesi ya da işinde süründürülmesi anlamına gelir. O da her fırsatı bir namaz fırsatı olarak görür. Ama her gün, kaçan vakit namazlarının acısını hisseder yüreğinde. Namazların kaçması, namazı tamamen bırakmasıyla sonuçlanacak bir netice de vermez. Ümitsizliğe kapılmaz. Duyguları da değişmez. Yaşadığı sıkıntı ve hissettiği burkuntu onu biraz daha yükseklere çıkarır.
Namazsızlığın bir domino taşı etkisi yaptığını unutmayın. Namaz, kesintisiz bir devamlılık ister. Namazı gönlünüzün nuru yapmayı ihmal etmeyin.
Namazı şartlar zorlaşınca terk edenlerden olmayın.
SERHAT ŞEFTALİ

|
|
AŞK SEVDİĞİM ŞEHİRLER GİBİDİR
Umarım uzun bir yoldur bu... Ve umarım bugüne dek karşımıza çıkanlardan ibaret değildir yaşam ve yaşamı yaşam kıldığına inandığımız aşk...
Bana aşkı anlat derler... Kendimizce bir şeyler toplarız her defasında. Ama çoğu el yordamı, göz karandır.Ölçüsü yoktur aşkın ya da aşkla dolu dolu yaşamanın.Herkesin kendine göre bir tarifi var sonuçta.Kimisi bol acılısını sevmekte kimisiyse kremalı bir tatlı olarak almayı tercih etmekte...
Yaş değiştikçe tercihler de değişiyor ve evet, gerçekten her tercih bir vazgeçiş oluyor...
Ben galiba bu işi pek kıvıramadım... Hoş, kıvırdım, büklüm büklüm ettim diyene de pek rastlamadım ama... Galiba ''aşk için söylenen her söze kandım'' evet... Her şarkıda değilse de bazılarında el kaldırdım... Kimi şairlerin ve yazarların kimi satırlarından sonraysa yazmamak gerek diye düşündüm... Sizce de her aşkın ortak tek bir noktası yok mu? Her aşk tek kişilik değil mi aslında... Bir aşkta iki kişiye yer yok...
Radyoda şarkı tutar mısınız kendinize? Ben şarkıları tutar ve hep tuttuğum kişiye kendi dilimden bir ileti sayardım... Yanlış olduğunu söylediler geçenlerde.Tersi olmalıymış meğer, şarkılardan bir mesaj çıkarmamalıymış ... İki kişinin birbirine baka baka sağır dilsiz kalmasına bir çare yok galiba... Şarkılardan fal tutuyor insan sonunda... Bana her defasında içinde İstanbul geçen bir şarkı çıkıyor... O zaman düşünüyorum da...Aşk her şehirde farklı duruyor.Bazı şehirlere aşk pek uygun düşüyor...
Bu sabah saçlarımı boyadım... Boya kutularının üzerinde renklerin ismini okurken biri ilgimi çekmişti, viyole, bakır kızılı, patlıcan gibi isimlerin arasında koyu biz kızılı tanımlamak için İstanbul demişlerdi... Aldım ben de... İstanbul yaklaşık dokuz yıldır eşlik ediyor her inişime çıkışıma...
Herkes gidiyor, şehir kalıyor... Şehirden sevgililer geçiyor. Şehirden sevip kaçanlar, şehirden sevmekten korkanlar geçiyor... Şehir aşk eşkıyaları tanıyor; tüccarlar, üçkağıtçılar, aldananlar, aldatanlar, cesurlar ve suskunlar görüyor... Sonunda, Beyaz bir gecede hayal kırıklıklarıyla dolu eteğini toplamış çıplak ayak dans eden bir kadına dönüşüyor aşk...
Ve kaç yaşına gelirse gelsin, kimin bedenine uğradıysa, derin kesikler bırakıp arka kapıdan sessizce çıkıp gidiyor... | | İCLAL AYDIN
GARİP TÜRK HUYLARI 1. Kağıt mendili kumaş mendil gibi günlerce buruşuk şekilde cebinde taşır.
2. Rüzgarlı havalarda küller uçmasın diye küllüğe su koyar.
3. Serçe parmağını kulağına sokup iyice sallayarak karıştırır.
4. Ancak bir Türk, gazete bulmacasını hep başkalarına sora sora çözebilme becerisini gösterip , kendisi çözdü diye sevindirik olabilir.
5 . Sakal traşı olduktan sonra kanayan yerlerine küçük kağıtlar yapıştırır.
8. Soba borusu aktığında yoğurt kaplarını telle soba borusuna bağlar.
9. Nezle olunca tuvalet kağıdını uzun bir şerit yaparak kullanir.
10. Diş fırçasıyla dişini fırçalamayıp da saçını boyamak için kullanan birini görürseniz , o saçını seven bakımlı bir Türk'tür.
11. Konuşma yeteneği olan hayvanlara ilk olarak küfür etmesini öğretir.
12. Sahilde mayosunu kabinde giymek yerine arkadaşlarına havlu tutturarak giymeye çalışıp bir de arkadaşlarına 'bakmayin lan' diye çıkısır.
13. Çorabının kirlenip kirlenmediğini burnuna götürerek kısa süreli koklayarak anlayan kişi temizliğine düşkün bir Türk'tür.
14. Daha birinci telefon zili çaldığında telefonun başına dikilir ama açmak için ikinci kez çalmasını bekler.
15. Bir dükkana girip , onun bunun fiyatinı sorduktan sonra 'abi araba beş dakka dursun, ben hemen gelicem' deyip, 2 saat sonra gelir.
16. Cebinden çıkardıgı paraların içinde en eskisini özenle arayıp bulduktan sonra para üstü verir.
17. Trafikte ambulansın peşine takılarak sıkışıklıktan kurtulup ,uyanıklık yaptığinı zanneder.
18. Kağıt paraların üzerine not alır ve parayı harcadığı için notu kaybeder ve ya elden ele dolaşacagını bildiğinden komik yazilar yazar. Paranın ön yüzüne 'tehlike anında arkayı çeviriniz' yazıp anında çevirince de 'şimdi değil salak tehlike anında' yazanlardan bahsediyoruz .
19. Çocuğu yanlışlıkla elini kestiği veya düştüğü için ağladığında, elini kesti veya düştü diye çocuğunu döver.
20. Taksi tuttuğunda taksicinin yanına oturur .Eğer üç dört kişi taksi tutuyorsa , taksi parasını veren kişi ön koltuğa oturur.
21. Kürdanla dişini karıştırıp önce çıkarıp bakar , sonra tekrar ağzına koyar.
22. Ütü fişi , teyp fişi veya televiyon fişi kablosunun bakır teli dışarı çıkmış ise çocukları elektrik çarpmasın diye bakir teli selobantla yapıstırır.
23. Ailece televizyon izlenen bir evde kumanda babanın elindeyse, o ne izlerse diğerleri de onu izlemek zorunda kalır.
24. Çantasının içinde yeni tanıştığı birisine bile çekinmeden göstermek üzere en güzel fotoğraflarını ve aile albümünü taşıyan birisini görürseniz hemen boynuna sarılmayın. Çantayı kafanıza yiyebilirsiniz , çünkü o kişi bir Türk kızıdır.
25. Bir Türk esnafı , müşterisinden aldığı parayı önce iki ucundan tutup iki defa gerginleştirir daha sonra da güneşe veya ışığa doğru tutup bakarak sahte olup olmadığını anlar.
26. Evin bir odasının ampulü patladığı zaman yenisini almayıp da fazla kullanmadıgı bir odanın ampulünü onun yerine takar.
27. Evinde bulunan saksıların dibini kültablası olarak kullanır.
28. Dişlerini gazoz açacağı , fındık ve ceviz kıracağı olarak kullanır.
29. İşinde iyi olan birisini överken hakaretle iltifat eden bir Türk'ten başkası olamaz. 'Şerefsizin oğlu ne iş yapmış be kardeşim, helal olsun!'
30. Aracın sinyal lâmbaları dururken kolunu çıkararak 'dönüyorum' hareketi yapar.
31. Yemeğin etini en sona birakir.
32. Dingildeyen bir masanın ayağına kağıt sıkıştırma fikri bir Türk'ündür.
33. Dişlerinin arasından 'viij viij' diye ses çıkarır.
34. Tv'de film seyrederken filmin oyuncularıyla muhatap olan 'dur oraya gitme öldürecekler seni' diyenler Türk sinema severlerdir.
35. Arabasına öküz, köpek, horoz sesli korna taktırma fikrinin patenti bir Türk'e aittir.
36. Gazete kağıdını en iyi şekilde kullanır.(Cam silme bezi, külah, mendil, sofra bezi )
37. Plastik yoğurt kabını saksı yapar.
38. Arabasının arkasına yazı yazar .(Rahmetli de sollardı, tek rakibim THY, kroyum ama para bende)
39. Uçakta bulunan tanıdıklarına uçak havalandıktan sonra görmeyeceğini bildigi halde el sallar.
40. Çiğnediği sakızı daha sonra çiğnemek üzere kafasındaki tülbende yapıştıran bir Türk kadınından başkası değildir.
41. Tek abdestle beş vakit namaz kılmak için iki büklüm kıvranır.
42. Desenlerini çok beğenerek aldığı yeni bir mobilyanın üstünü başka bir örtü örterek kullanır.
43. Geçirdiği bir trafik kazasından sonra kanlar içinde çıkıp,çarpılmış arabasına üzülür.
44. Tüp kaçırıyor mu, kaçırmıyor mu diye kibrit yakıp kontrol eder.
45. Otoyolda, otomobilin gaz pedalına tuğla koyup, yorulmadan kullanma fikri bir Türk'ündür.
46-Yeni aldığı bir elektronik aletin etiketini çıkarmadan kullanır ( cep tel şeffaf bantla,otoyu kalite kontrol etiketiyle vs.)
vb...
Ne istiyorlar benden?
Benim istediğim sadece ÖZGÜRLÜK iken...
TÜRBAN
Türbana çağdışı diyorlarmış.
Eğer bununla başörtüsünü kasdediyorlarsa doğru.
Neden?
Çünkü çağları aşan bir kıyafet de ondan.
Günümüz dünyası ondaki hikmet harikasını kimbilir ne kadar sonra idrak edecek..!
O, sizin omuzlarınızd gün ayetleran söz ediyordu.. Başörtüsünü bir sancak gibi yapan Eliftiniz. İnce Ceylan derisinde, sülûs yazılarla,
süslü ''Nur'' ayetlerinin şavkıydı dalgalanan... Üç küçük ağaç dallarını size dönüp çiçeğe döndü O gün. Rüzgar bazen pervaz ediyor,
ince beyaz çiçeklerin arasından süzülüp,
sizin başörtünüzde duruluyordu...
Ve derken... Gökte, güneş gelip başınızın üstünde durdu... Hüznün şerefelerinde mavi ezan çiçekleri açıldı... Siz... bir zulmün üzerine yürür gibi yürüdünüz... Siz... ayetlerde omuzlarından söz edilenlersiniz...
Siz... yeryüzünün bütün meydanlarında başörtüsünü birer sancak gibi taşıyanlarsınız... Siz... iffet ve namus timsalleri... yeryüzünün zümrüt parıltılarısınız... Siz...yeryüzüne sığmayan, iman çağlayanlarısınız... Ve Sizler BACILARIM...
başörtüsü için çile çeken, gözyaşı döken bacılarım... ALLAH yolunda her türlü tehdide, işkenceye, zulme göğüs geren, dövülen, horlanan.. Sözlerinde, özlerinde gönüllerinde imanın nurunu dalgalandıran.. ALLAH için, seherlerde kanlı gözyaşları arş-ı alaya dayanmış sizler...!

BACILARIM... SİZLERE SELAM OLSUN! Ve sizler, öyle kimselersiniz ki; ALLAH ve Rasulünü dünyadan ve dünyadakilerden üstün tutanlarsınız... - Sizler Allah'tan ümit kesmeyenlersiniz.. - Sizler Dertlerini sessiz-beyaz dilekçelerle Allah'a sunanlarsınız.. - Sizler istediklerini yalnız ve yalnız Allah'tan isteyenlersiniz..

Ve sizler.. -Allah'ın mahşerdeki hesabını unutup, size alaylı gözlerle her türlü acımasızlığı yapanların yüzüne; Şanlı direnişinizi tokat gibi çarpan sümeyyelersiniz.. SİZLERE SELAM OLSUN.. BACIM

İnan ki, senin başörtünde gül bahçesine dönüşmüş.. Onların kanları boşa akmamış.. Onlar gül bahçelerini sulayan; Eyyub El-Ensariler, Ulubatlı Hasanlar, Sütçü imamlar, Akifler.. Ey Sütçü imam.. İki bacımızın yaşmağını aldılar diye maraşı kana buladın.. HEYHAT..!
Gel görki, şimdi senin şuuruna ne kadarda da muhtacız.. Hakkını helal et! Senin emanetine sahip çıkamadık.. Senin huzurunda duracak yüzümüz yok.. Bacılarımızın, kızlarımızın derdine derman olamadık..
Onlar okumak istiyorlar.. Ama gel görki senin torunlarını başörtülü diye sokmuyorlar okullarına.. O gün fransız, ingiliz yunan dölleri;
Bayrağa, başörtüsüne, namusa el uzatıyordu..
Bugün adı müslüman olan, Mehmetler, Ayşeler
maalesef birer başörtüsü celladı kesilmişler.. Başörtüsünü düşman bellemişler. -- Başörtüsünü düşman bellemişler..
Reziller görevlerini yapıyorlar.. Peki ya bizler? Adı müslüman olan bizler.. Lafı gelince mangalda kül bırakmayan bizler,
üzerimize sanki ölü toprağı serpilmiş.. Bizler vazifemizi yapamasakta sen yine de üzülme..!

Ümitvar ol... BACIM... Unutma! tez geçer zulmün ezası.
Sabretmeyi bileceksin tamam mı? Çevirmez ahını ALLAH öksüzün Pek basittir, devrilmesi köksüzün Her kim olsa haksızlığı haksızın Suratına çalacaksın tamam mı?
Yolunuz her zaman ALLAH yoludur!
Bu öyle bir çileki, kökü şehid kanıdır! Hak haklının en mukaddes malıdır.
Vermezlerse alacaksın tamam mı?
Yalana hayır, bu gerçeğe evet
Mücadeleden yılma, kalsanda tek fert Birde ötesi var, buranın elbet,
Nasıl olsa güleceksin... güleceksin... Güleceksin tamam mı?
DâVâSı Ve De SeVDâSı oLMaLı Bu YüReKLeRiN
BACIMIN İFFETİ BATMAKTA REZİLİN GÖZÜNE...
ACIRIM TÜKRÜĞE BİLLAHİ ! TÜKÜRSEM YÜZÜNE ...
N.F.K.
Başörtülü bir kızım...
Allah’ın emri diye, başörtülü bir kızım, Ne katilim ne zalim, ne hain, ne hırsızım, Yeter artık çektiğim, dinmedi yürek sızım!
At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz, Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!
Tarih bizle yazıldı, coğrafyada biz varız, Kim vatanı severse, bağrımıza basarız, Koyduğun engelleri, azmimizle aşarız!
At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz, Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!
Babam atam şehittir, oğlumsa nöbet bekler, Vatan, bayrak, din için, çarpar bizde yürekler, Kızlarımız okula ne zaman gidecekler?
At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz, Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!
Benim inancım bana, seninki de kendine, Karışmadım kimsenin, inancına dinine, Nedir sebep bilinmez, içindeki kinine!
At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz, Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!
Ülkemin dertleri var, çözümsüz sürü sürü, Derdin büyüğü sende, azgın beyin tümörü, Tümörlü beyinde hiç, bulunur mu höşgörü?
At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz, Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!
Herkese cadde olan, bizim için tıkanık, Hep önümüze koydun, paslı demir parmaklık, Güneş her zaman parlar, senin gözün karanlık!
At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz, Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!
Nedendir bu özlemin, cahiliye çağına, Neden takıldın kaldın, şu başımın bağına? Hangi zulüm ebedi, bak soluna sağına!
At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz, Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!
Ekrem ŞAMA
Akma!! Gözyaşım..Ne Olur Akma Yüreğime.. Söndürme Bağrımdaki Ateşimi..Yansın Değme... Dur!! Gözyaşım.. Dokunma İçimdeki Çöle.. Ben Razıyım..Yansın Yürek..Feda Olsun CAN EFENDİME...

ALLAHIM sen Mevlamızsın..
Bizleri bağışla.. bizleri şuurlandır..
Gözlerimizi aç..
Kalplerimizi yumuşat.. ayaklarımızı kaydırma..
Davamızda zafer nasip eyle.. AMİN... AMİN... AMİN...
Örtü emri: Kişiliğin dişilikten öne alınması
Namaz ne kadar farz ise, tesettür de o kadar farzdır. Zekat ne kadar Allah'ın emri ise, örtünme de o kadar Allah'ın emridir. Oruç ibadeti nasıl tüm semavi şeriatlarda varsa, tesettür de tüm semavi şeriatlarda vardır. Ne ki illetleri farklıdır.
Namaz içbükey bir talimatken, örtü dışbükey bir talimattır. Birincisinin illeti Kur'an tarafından 'her türlü haddi aşma ve çirkin davranıştan kişiyi uzaklaştırarak onda her davranışını gözetleyen bir Allah bilinci oluşturmak' (29.45) şeklinde tanımlanmışken, ikincinin illeti 'iffetin korunması için simge' ve 'tanınacak bir kimlik' (33.59) oluşturmaktadır.
Bununla amaçlanan, kadını toplumun içinde dişiliğiyle öne çıkan bir nesne değil, kişiliğiyle öne çıkan bir özne kılmaktır. Dolayısıyla örtü emri, kadının kişiliğinin bir parçası olan mahremiyetine yönelik ihlalleri peşinen durduran bir önlem, kendisini dişiliğiyle değil kişiliğiyle tanımladığını çevresine bildireceği bir iletişim biçimidir. Yani bir kimlik ibrazı (en yu'rafne) yöntemidir.
Örtünmek insânî ve dolayısıyla fıtrîdir. Bu nedenle hayvanlar örtünmezken insanlar örtünürler. Dolayısıyla örtünme ve çıplaklık arasındaki tercihi, İslamlıktan önce insanlık kriterlerine vurmak, dînî çerçeveden önce insanî ve ontolojik çerçevede tartışmak gerekir.
Bu bilindikten sonra, 'Örtünmenin sınırlarını kim belirleyecek? ' sorusu gündeme gelir. Bu sorunun 'kişisel arzu, moda, gelenek, toplum, devlet, inanç' gibi birden fazla cevabı olabilir. Bir insanı 'müslüman' olarak nitelememize yol açan şey, onun 'Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyeti'dir. Bu teslimiyet, şu ön bilgiye/tasavvura dayanır: 'Beni yaratan, beni herkesten çok iyi biliyor ve seviyor. O halde, onun bana yaptığı öneriler, benim için en hayırlı olandır. Ben kendim için, onun benim için seçip-beğendiğine razı ve teslim oldum.'
İşte insanı müslüman kılan tasavvur budur. Bu tasavvurdan neş'et etmeyen bir müslümanlık iddiası, Allah'a göre, sahte bir iddiadır. Esasen, müslüman olmak söz konusu olduğunda, sizin kendinizi ne olarak tanımladığınız değil, Allah'ın sizi ne olarak tanımladığı önemli ve belirleyicidir. Bunu anlamak için de sizin müslüman tanımınızın Allah'ın müslüman tanımıyla örtüşüp örtüşmediğine bakmanız yeterlidir.
Yukarıdaki tasavvurdan neş'et eden imanıyla bir müslüman 'Örtünmenin sınırını kim belirleyecek? ' sorusuna Allah'tan ve O'nun vahyinden bağımsız bir cevap arayamaz. Çünkü bir davranışın 'İslamî' olması, referansının Allah olmasıyla mümkündür. Eğer Kur'an örtünmenin sınırları konusunda hükümler vaz etmişse, bu, müslüman olma iddiasındaki herkesi bağlar. Tabii ki o kimse iddiasında samimiyse.
Samimiyetin ölçüsü bellidir: Kitaba uymak. Samimi olmayanlara ise tek yol kalmıştır: 'Kitabına uydurmak! ' Tarihin tüm samimiyetsizlerine bakınız; kitabına uydurmayı kafaya koyduktan sonra, hangi emre karşı mazeret, hangi yasağa kılıf bulunamaz ki? İnsan istedikten sonra; dinin en temel kurallarının tam aksine 'fetva' verecek bir merci bulur. Hatta bir inanç sistemini, onun esaslarını keyfi yoruma tabi tutarak, tam tersi bir işleve büründürebilir.
Örtünme emrinin estetik bir form olan kadın için, erkekten farklı yanları olduğu aşikar. Bunun kadının dişiliğinin, kişiliğinin önüne geçmemesi/geçirilmemesi için simgesel bir uyarı amacı taşıdığını söylemiştik. Bu uyarının muhatabı, daha çok kadını nesneleştiren üçüncü şahıslardır. Kadın tesettürünün başa taalluk eden kısmı, tesettürün simgesel boyutunun zirveleşen kısmıdır.
Başın örtülmesiyle ilgili Kur'anî talimatların pratikte ne demeye geldiğini öğrenmek isteyen biri, bu ayetlerin Hz. Peygamber'in elleriyle yoğurduğu bir hayatta nasıl uygulandığına bîgane kalamaz. Bu tıpkı, dinin teorik kaynağı olan Kur'an'da yer alan 'Namazı dosdoğru kılınız! ' emrini yerine getirmek için dinin pratik kaynağı olan Peygamber'e başvurma zorunluluğu gibidir. Eğer dinin teorik kaynağıyla olan ilişkinizin, dinin pratik kaynağından bağımsız gerçekleşeceğini düşünüyorsanız, bunun, balı kabul edip arının varlığını ve fonksiyonunu inkar etmekten farksız olduğunu bilmelisiniz.
Bunun adı, dini peygambersizleştirmektir. Sormazlar mı adama 'Bu kitap, sizin başınıza gökten mi düştü? ' diye. Hiçbir peygamber 'iletişim aleti', 'ara kablosu' ya da 'postacı' değildir. Hz. Peygamber ise hiç değildir. O, dinin ve imanın bir parçasıdır. Tıpkı bunun gibi, tesettür emri de Kur'an'ın bir emridir ve başörtüsü tıpkı namaz kadar, oruç kadar farzdır.
Eğer peygambersiz düşünülürse, namazın da 'çaresine bakmak' mümkündür. Bu durumda tartışılması gereken Kur'an ve onun getirdiği esaslar değil, sizin İslam'la geçinmeye gönlünüzün olup olmadığıdır.
Kur'an ve İslam yaşadığı sürece bu emir yaşayacaktır. Bu ülkede işgalci Fransız'ların yapamadığını yapmaya çalışmak nafile bir uğraştır. Bu yüz karası yasağın devamından, bu ülkeye zarar vermek isteyenler dışında, kimsenin bir kazancı yoktur. Aksine ülke kan kaybetmektedir. Bu ülkenin tesettürlü kızları, hicret ederek, yasağı aşarak, okumanın bir yolunu bulurlar. Onlar yarın anne olacaklar, çocuk yetiştirecekler. Onların çocukları bu ülkede yaşayacak; memurluk, askerlik, amirlik, tüccarlık, yöneticilik yapacak. Geleceğin annelerinin, çocuklarına, kendilerine kan kusturan elleri öpmelerini mi vasiyet edeceklerini sanıyorsunuz?
İslam'ı islam yapan, onun insanlık için değişmez değerler getirmiş olmasıdır. O bir dindir. Bir ideoloji, milletin ve devletin imkanlarını kullanarak milletin dinine karşı bir savaş açarsa, bundan 'din' zarar görmez. Çünkü bu ülke toptan dinden çıksa, Allah'ın ve onun dini olan İslam'ın zerrece bir şeyi eksilmez. Fakat dindara zulmedilmiş olur ve bu savaşı açanlar hem kendi ocaklarını, hem de başkalarının ocağını söndürmüş olurlar.
MUSTAFA İSLAMOĞLU
Cephelere kağnılarla mermi taşıyan kadınların ortak giyimi böyleydi.
Bu resimlerde elinde bayrak tutan iki öğretmen hanım yüzü çarşaflı ve peçeli yanlarındaki öğrencilerle Atatürkü karşılıyorlar
Atatürk günümüzdeki atatürkçü geçinen islama her fırsatta saldıran Atatürkçüler gibi asla dinsiz değildi.Bizim mücadelemiz demeokrasiyi ve millet iaradesini henüz sindirememiş olanlarladır.Biz sadece demokrasi istiyoruz.
Rabbim (Celle celaluhu) Cümle bacılarımızı, başlarındaki NUR hürmetine saliha kullardan eylesin inşAllah...
İNTİHAR ETTİM
deli dolu geçtik ateş hatlarından sevgim korkuyla beraber büyüdü içimde sevdikçe korktum korktukça daha çok sevdim er geç birbirini boğacaktı bu duygular biliyordum neden sonra farkına varıyor insan ayağına takılan bütün taşları yoluna kendi döşediğinin
senin yarınlara inancın benden yüklüydü daha cesaretliydin planı çatılmamış yarınlara ektiğin umutlar er geç açacaktı biliyordun deli sevdalı çocuk ruhumun nicelerinin uğruna kıyametler kopardığı değersiz değerlere sırt dönmüş güvenli saflığında bir sonsuzluk buldun kendine ve hayatımızın resimlerini çizdin duvarlarımıza sonra birden yeşil bir kentte ılık bir yaz gecesine astın beni
sevdalı ömrümün dakikası beş para etmedi ödedim cümlelerim seni taşımaktan yorgun düştü son sözün ve son anın efendisi olmaya bilenmiş yüreğine yenildim geçmişten nefes alıp geçmişe nefes verdim anılar kemirdi yüreğimi felç oldu hislerim zamanın çoktan dibe çöktüğü kum saatimin belinden tek bir saniye bile süzülmüyordu ters çevirmeye cesaretim yoktu çünkü yeniden başlayacak bir hayatın korkağı olmuştum
aşkların sonrasında hüzün vardır ya sen hüznü boğarsın ya da hüzün seni boğar ama birisi kanatlarını kırarsa eğer yaralı kuş rolüne soyunacağına yürümeyi denemelisin hayata dönmelisin
bunları düşünebilmek bile kendime dönüşümdü ve sonunu infaz ediyordu içimde o gece yüreğimden sağ çıksaydın eğer ölen ben olurdum o gece hayatın lekesiz bir anında seni intihar ettim şimdi katil benim
artık güncemde bir boşluksun yavaş yavaş taze anıların altına gömülüyorsun ve sana ait sandığım her şeyin aslında benim olduğunu öğreniyorum hiçbir duygunun tek ilhamı değilsin kendimi keşfettikçe seni kaybediyorum ve ufkuma sensizliği korkusuzca geriyorum..
Kahraman Tazeoğlu
En Fazla İçimde Ölürsün
En fazla içimde ölürsün Cesedini sürüklerim gittiğim her yere Kızıl sonbaharım Hangi aşk kendi fırtınasına dayanabildi
Ellerimde çoğul bir gölge kuşu Adının arkasına basmadan yürüdüm Alnımda birikti çizikler Adımdan çıkardım aklımı Aklımsız kaldım Neylersin İnsanız Ne yapsak eksiğiz işte Ölüme ayarlı saatiz
En fazla içimde ölürsün Sorarım Şiir papirüslerinin hangi köşesine karaladın beni? Hangi hare’mden yakaladın da çiğnemeden yuttun gözlerimi? Kekeme repliklerin ezber bozduran kuşu Hangi rüzgârlara sattın da saçlarını Devrik cümlelerimin öznesi oldun?
İçindeki kötü senaryoların kahramanı olmak istemezdim Dağıldı bak derlenip toplanmış dağılmalarım
En fazla içimde ölürsün Nasılsa yokluk rehin bırakılıyor kalana Kalan gidene denk neyi varsa susuyor. Ve susmak inceltiyor her yarayı Ve susmak bakmak oluyor Gitmediğin her yere
Kim tutuklanmış yalnızlıktan Gizin içine gizlenen kim Söyle beni nerene sakladın Ki şimdi bu kadar sokaktayım
En fazla içimde ölürsün Karla karışık yağarsın yara Bereme Karma karışık kalırsın cinnet şeridinde Kaldırımların kaldıramadığı her neyse işte Bulamadığın her ne varsa büyük yıkımların izinde Sana borcum olsun Hiç yazılmayacak bir şiirin içinde
En fazla içimde ölürsün Yanağında yanar avucum Avucumda imlası bozuk bir şiir kalır Gözlerinin namlusu döner, yakar kirpiklerimi Kulağımda bir tepenin rüzgârı uğuldar Gırtlağıma kadar aşka batarım Yeteri yok. Eksiği fazla.
Neyin kaldı eksilenlerden arta İçeri doğru kapanan bir kapıydın Saçlarından geçtim önce Ve kendimden öylece Neyim yoksa var bildim Eğildim Eksildim Eridim Bir seni bitirmedim
Hangi rüzgarlara sattın da saçlarını Uğultusuna tutunamadın
Ömürden nefes çalarak ne kadar yaşarsa insan Öyle yaşadım gözlerini Tenimde itiş kakış Cebimde depremlerin Esrarlı gece ayinleri Volkanik şiirler Usul usul giymedim mi sözlerini Yalnızlığın tiradını kapamadım mı her sefer Sensizlik seni anlattı en çok Vazgeçmeler vazgeçmekten vazgeçti Söyle saçlarında öldüğüm Bir geri gidiş kaç günde gelirdi?
En fazla içimde ölürsün Cesedini sürüklerim gittiğim her yere Tenimin yırtıldığı yerden mi girdin içeri Açar gibi yaparak açık bir kapıyı Beni ikiye böldün Hadi içimi kendine aldın da Beni nerde bıraktın Hangisini seçerdin benim için Ve hangisinden vazgeçerdin kendin için
Ben yarama çoktan sen bastım Yaşım kadar gencim Adın çabuk diye geçti Ardında aç köpekleri bırakarak Ezberimden geçtim. Hızla biten aşk şarkılarından geçtim Senden bir şey eksiltmeden sana çok şey bırakmaktı aşk Bildim
Kahraman Tazeoğlu
HEMEN GİTME......
Hemen gitme
Unutmuşum aşkta söylenenleri Nasılsın'ı bile bir başkaydıHemen gitme Böyle tenhalaşmışım ya Durup halini hatrını soruyorum gölgemin Sanki yüzgöz olmuşum hüzünlerle Kalbim diyorum ellerim çıkıp geliyor Kovamıyorumda Hemen gitme Sana bir yaprak kadar solgunum desem, rüzgar çeler aklımı Dallanıp budaklanır içimdeki boşluk Bahara karın tokluğuna gelen ağaçlar gibi olurum Hemen gitme bu kente bir sokak daha gelse Söyle kim arar seni Kırılır gülümsemelerin bir bir içime düşer ve Bir gülü uyandırıp uygarlığından kırmızılığı ne kadar Kim götürür seni Ahh neydi ki suçum Gençliğimi ve terketmelerini kayırmaktan başka Alıp başını gidiyorsun benden Hemen gitme Sana diyorum bi ağlasam, üşüsem derin bir kuyu gibi Omuzlarından başlayıp yıkılsam önüne Utanır sevinçlerim insan içine çıkamayan toprak gibi olur Hemen gitme Anla beni ben bu yalnızlıkla geçinemem Geçinemem terkedilmiş bir yürekle Ama yinede sen sen herşeysin işte Hayata açılan pencerem Sevinçlerimi büyüten odalarım Hemen gitme Terkedilmiş evler gibi olurum Hemen gitme.....
Kahraman Tazeoğlu
|
her aşk katilidir bir öncekinin...
rüzgarlı bir tepenin yamacındayım şimdi kent suskun ve istasyonlar ayrılık için var bu şehirde imlası buzuk, üşümüş ve kirli bir çocuk olurum seni düşünürken ömrüme iliştirdiğim martı leşleri yamalı bir geçmişi oynar imtihanlar ve intiharlar üzerine kurulu hayatlardan gecenin en serseri yanını alırım günceme
durup durup şiirler yazmak yoluna yeni bir yaşam biçimim oldu son günlerde kendimi sende kalabalık buluşum belki de bundan her gece yorganımın altında sakladığım kırlangıç sürüleriyle geliyorum sana sen uykudayken babam her gece ölüyor şimdilerde annem nihavent bir çığlık oluyor bana en çok sensizlik koyuyor sonra babilin asma bahçelerine asıyorum kendimi uyanmak için
eski bir aşkını anlatıyorken bana konuştuklarından yapılma bir sessizlik oluyor ağzım kaç kez kanıyorum bir bilsen (ya da hiç bilmesen) sesinin ardında yüzün sessiz bir tabanca gibi duruyor kendimi kötü kurulmuş bir cümle sanıyorum gece yüklü bir kamyon uykularımı solluyor
yastığının altında yalnızlığın var biliyorum oysa ben senden bir bardak su istedim akdeniz değil son yalnızı benimdir bu kentin istanbul arkamdan gelir ey hüznü yüzünde gülücük diye taşıyan kız hep kendine mi saklarsın çocukluğunu
ağzıma bir bulut bulaşsa da yokluğundan yapılmış kayadan seken kurşun en serseri yanımız olur kimi zaman ve ben hep kendimi terk ederim senden her katilin aşkı her aşkın katili bir öncekinin faili hep ben olurum hep ben ölürüm
içime uzanan koridorların ortasından hep gülerdin beni görünce bense sana hep geç kalırdım sona kalırdım sonra kanardım
yağmurlarla inseydin içime içim senden yanaydı yüzümdeki işgaller senden karaydı seni sevmek en gizli ağlama biçimimdi sana yazacaklarım sil sil bitmezdi ve ben sende hiçbir şeydim sen bende her şeyken
canım yastığının altında biriktirdiğin yalnızlıklarım kendine varlaşıp bana yoklaşan biri yapar seni ve ne kadar kaçsan o kadar yakınsındır aslında kendine geciken sevdalar yıkık kentlere benzer bilirsin ve sevgisizlik alır bir gün seni benden işte bu yüzden sen hep sevil hep sevil sevil
Kahraman Tazeoğlu
SENİ İÇİMDEN TERK EDİYORUM
Binmediğim hiç bir otobüs Beklemediğim hiç bir durak kalmadı bu şehirde Gittikçe azalıyor hayat Neyi erken yaşadıysam Hep ona geç kalıyorum Sana göçüyorum her sonbahar Yolların çıkmıyor aşkıma Unuttuğun yağmurların adı saklımda Seni içimden terk ediyorum
Susmaktan yoruldum Kuşlar ve şarkılar, Bu şehri terk edeli beri Efkar demliyorum gözlerimde Yaşlarımı, Yanağıma varmadan öldürüyorum Tam sancağımdan yaralıyorum kendimi Alnını yüreğime dayadığın güne bakıp SENİ İÇİMDEN TERK EDİYORUM
Ne unutacak kadar nefret ettin Ne hatırlayacak kadar sevdin Yıkık bir duvar kadar bile Pişman değilsin biliyorum Beni hep bulmamak için aradın Yanılgımdın Yandığımdın Yangındın
Sensizliğe yenilmek Sana yenilmekten zor olsa da Ardımda bir sürü "belki"ler bırakarak Seni içimden terk ediyorum
Şimdi İçimizde öldürülecek bir anı bile bulamayan İki yarım kaldık Tamamlayamadık bizi Elinden tutmadın yalnızlığımın Saçlarımı da uzaklarına gömdün
İçimin mavisi senin okyanusundandı Al! geri veriyorum. Kilitleri hep yanlış kapılara vurdun Devrilmiş vagonlara dönerken gözlerim Sana bensizliği terk ediyorum
"Yarime uzanmayan bütün dallarım kırılsın" demiştin Aşk içinde doğmuşsa nereye kaçabilirdi?
Ne tuhaf değil mi? İçimi acıtan da sendin Acımı dindirecek olan da. "Ya öldür beni" dedim Ya da git benden. İçi bulanık bir sevdanın ucunda Seni kaybettim. Aldırmadın aldırmalarıma Bir gecede yakıp yarini Şafaklara sattın ihanetini Külüme basanlar bile utandı yaptığından İşte soluk bir ömrün son nefesi Benden İçimden Terk ediyorum....
Kahraman Tazeoğlu
|
Söyleyemediklerimi Sen Anla!!!
Bilinmezlere Gidip Gelirdim Bilinmedim İnandığım Her Şey Adına Yasak Sorular Sordum Kendime Bütün Denklemlerin Bir Bilinmeyeni Ben Oldum Sevgiyi Sordum Neden Bu Kadar Yalnizdik, Sen Söyle Bes Duyumu Yitirdim Kaç Zaman Anlayan Yoktu Yutkundum Arsenik Tadinda Yaşamam Sandım Kaçiyorum Bu Dünyadan Nedenini Hiç Sorma Bakislarim Benim Degil Artik Sesim Degisti Bu Kez Baska Gittim Kendimden Söylenemezseler Bilmeyecektim Ağlayınca uzun Ağlarım Kimseler Olmaz Bu Kez Baska Gittim Kendimden Söylemeseler Bilmeyecektim Ağlayınca Uzun Ağlarım Kimseler Olmaz Susmanın Konuşmaktan Zor Olduğu Anlardır Bu Anlar Mısın? Yaşam Ne Tuhaf Bilmecedir Sen Anlıyorsun, Biliyorsun Her Şeyi Biliyorsun Anlıyorsun Yanılmıyorum Anlayamayan Bendim Yaşamın Bir Düş Penceresi Olmadığını Çiçekleri Severken Dalları Kırmak Olmaz Sanırdım Aşkı Kendi Rengiyle Taşıyıp, İçimi Sancılar Bastığında Avuçlarımda Kederi Eritip Yürüdüm Sandım Kimselerin Bilmediği Yerlere Bütün Tanımları Değiştirip Öylesine Hesapsız, Hiç Beklenmedik Sevilir Sanırdım Gözümün Önünde Vurdular Beni Birden Bire Bensiz Kaldım Durduk Yere Düştü Ellerim Oysa Bedenimde Cehennem Benzeri Atesler Vardı Sana Her Şeyi Anlatmadım Şimdi Hangi Aynaya Baksam Kimliksizim Ben Büyük Kederleri Unutturacak Büyük Mutluluklar Bulmalı Derin ve Keskin Acılar Yaşamakta Olan İnsanlar İçin İmkansızdır Taşınması Zor Acıları yaşamış İnsanlar Bazen Büyük Bir Mutluluk İhtimali Kapılarını Çalsada O kapıyı Açacak Gücü Ve Cesareti Kendilerinde Bulamazlar Hatta Sessizce Durup Kapılarını Çalan Bu Beklenmedik Yolcu Gitsin Diye Beklerler Kederli İnsanları Yeniden Hayata Döndürüp Yüzlerini Gülümsetecek Tılsım Küçük Ani ve Kısa Sevinçlerde Gizlidir YAR... İnsan Belki Bir Kere Kendini Ve Kimliğini Öldürebilirdi Ama Bunu İkinci Kere Yapmak İmkansız Gelirdi Sen Bir Kez Sendeki Seni Öldürdün Ona Sadece Hayatından Küçük Dakikaları Ayırdın Ben Sendeki Senin Kapısını Çalan Beklenmedik Yolcuydum Sen Gitmemi Bekliyorsun Dokunmanın Korkunç Hazzını Keşfedip Dokunamamanın Korkunç Hazzını Duymak İçin Duymak Gibi Bişey Bu Sendeki Anlatma İsteğiyle Saklama Arzusunu Bir arada Görmek Oysa Biz Zamanın İzini Kaybetmiş Zamandan Kopmamış Olanların Asla Anlayamayacağı Bir Zamansızlıkta Karşılaşmamışmıydık Uğultulu Sesler Arasında Birbirimizin Sesini Duyup Dinlemeyi Öğrenmemişmiydik Hayat... Her Eksilttiğinin Yerine Bişey Veren Ya da Her Verdiğinin Karşılığında Bişey Eksilten Bi Oyun Değilmiydi Eksilttiklerimizin Karşılığında Bu Paylaşımı Bulmuşken Bize Sunulan Bu Paylaşım Karşılığında Eksilen Neydi Zamandan Kopmamış Olanların Yaşayacağı Korku Niye Senin Duyumsadığın Duyguları Duyumsamamdan mı Korkuyorsun Ben Bu Paylaşıma Bir Kimlik Aramıyorum Sevgili!!! Zamandan Kopmamış Olanların Ad Koyma Çabası İçinde Değilim Ben Zamansızlıkta Bulduğum Bu Sevginin Zamanın İçinde Kaybolmasına İzin Vermemek İçin Bütün Çabam YAR!!! Bu Çabayı Kimseler Anlamaz Bilirim Ama Sendeki Sen Anlar Senin Verdiğin Kimlikten Fazlasını Yaşamıyorum Bir Ses Duyumu Kelimelerce Kelimelerce Olsada Örselenmiş İlişkilerde Unuttuğumuz Fotokopiyle Çoğaltılmış Sevgilerin Yaşandığı Şu Anlarda Hep Özel Kalacak Bir Tat Yaşadığımız Kaçmaya Çalıştınmı Yakalandığında Kaçtığında Sahip Olduklarını Bile Kaybedersin Unutma!! Ben Belki Kaçmayı Beceremedim Ve Yakalandım Belki de... Vazgeçmekte Geç Kaldım Bilki Kazanma Şansım Hiç Yok Sevdiğim...
Kahraman Tazeoğlu |
Git
Şimdi gidiyorsun Git Oysa senden tek bir damla istemiştim Sana kocaman bir deniz sunmak için Şimdi gidiyorsun Git
Ne zaman başladı bu hikaye Anımsamak zor Gençtim Hazırda fırtınalarım vardı dört nala sevdalarım Komazdı öyle üç-beş nöbetleri Geceler içimi acıtmazdı böyle
Bir insan bu kadar eksilebilir mi
Hatırlarsan sesine uyku kaçmış bir adam vardı Bu şehrin biryerlerinde Düşler ormanının gece bekçisi derdin sen ona Gözlerinde gizledi o seni sen bilmedin O adam bendim unuttun mu Bak sevdiğin adam gülmeyi bile unuttu Seni unutamadı
İşin kolayına kaçmadım Uğruna ölmedim yani Uğruna ölünecek sandığım biri için yaşadım hep Sen bunu da bilmedin Ben bir bakışına bin anlam yükledim Sen aşka kestirmeden gittin Bir hayatın özetini bırakıp avuçlarıma Şimdi gidiyorsun Git Bana karanlığın ne demek olduğunu öğretmeden Bütün ışıklarımı söndürüyorsun
Bu cehennem cinayetlerini işliyorsun Sonra bunlara intihar süsü veriyorsun Yazıklar olsun yazıklar olsun Susuyorsun susuyorum susayacaklarım bitmiyor Hani sen sevdiğini Yarı yolda bırakacak kadar yüreksiz değildin Düşmemeyi öğretecektin nerdesin nerdesin
Uzun lafın kısası yoktur Anlatacağım çok şey var Hoyrat bir rüzgar gibi geldin Aklımı hayatımı dağıttın Şimdi gidiyorsun Git
Daha ayrılığa bile çarpmadan Aşk bize döndü Bir yılan gibi soktun koynuma kimsesiz geceleri Artık ölüm sana dokunamamaktan kötü değil Ama sana dokunmak da yasak bana Göz çukurlarımdaki karanlık bunu anlatır Sen var ya sen Allah kahretsin
Yani şimdi Gözleri sana benzeyen bir kızım olmayacak mı Yani şimdi başkaları mı sevecek seni Ben saçlarını okşadığım zaman Ellerin öksüz kalırdı Şimdi gidiyorsun git
Kahraman Tazeoğlu
Hadi Git Yâr...
Hadi git yâr! Daha fazla sen yüklenemiyor kalbim. Daha derin düşleri kaldıramıyor bedenim. Kalmadı lügatimde içimi yakmayan bir söz. Bendeki resmini sakladığım sandık; bir çift göz? Yâr! ekseni değişti artık dünyamın. Ne geceleri uykuya teslim ediyorum düşüncelerimi. Ne de sabahları gündoğumlarıyla yeni bir yelken açabiliyorum kurtuluşuma. Her benle başlayıp senle devam etmek zorunda olan gün, dikenli bir dal oluyor bana. Hadi gönlüm Defalarca düş uçurumlardan, kan-revan ol. Ve boşalt içini. Damarlarından ansızın geçen ve ?yar?ı anlamlı kılan ezinci katlet. Bitir bu sonsuz şiiri. Son bulsun ağıt tadındaki sevgi söylemleri. Yâr yüreğimdeki ?is?ini başka bir yere sevk et hadi. Ah yâr gün gün mısralar döktün içime. Yüreğimi sana dair söylenmiş mısralarımla yıkadın. Ben hep sana uzaktım. Yollarda kaybolsam sen önüme çıkan tuzaktın. Ben, her gece gözyaşlarımla yıkadığım masallarımı saçlarına yolladım. Saçlarından kulaklarına musalla taşı gibi bir soğuklukla inip, beni sana anlatır sandım. Yanıldım? Hicran yağmurlarından sıyrılıp ötelerde kendimi aradım, bulamadım? Hayatımın gençlik satırlarında adı geçen yâr. Sırtımı her döndüğümde bir can yitirdim bu bahar? İdama giderken hislerim, güneşim yüzünü görmeyi bekledim hep. Kalemi kırık bir aşkı mühürledim yüreğime. ?unuttum? diye haykırırken bile unutmadığımı ispatlıyordum kendime. Yoruldum yâr Bütün kapılarımı kapatmaya hazırlanıyorum gönlümün. Kimliğimi hediye edip bu şehre, her bir adımımda anıları sürükleyip ardımdan ve rotamı da ekleyip nabzıma gidiyorum? Mutlu günlerin gelmesini bekleyen çehremdeki çizgileri siliyorum. Ceplerimi dolduruyorum yedekteki acılarla. Her sabah yüzümü yıkadığım tavana asıyorum hayallerimi. Ansızın içime düştüğün günden beri ayakları burkuldu ömrümün. Ve ben her gün bir daha ölmek için uyanır oldum uykumdan. Paslandı gözlerim. Sen kendin için kal yâr ben senin için giderim. Bu defa sürgünlere giden yüreğime bedenimi de eklerim. Bağdat olurum yıkılırım kurşunlara. Filistin olurum kalırım duvarlar arasında. Ama yine de İstanbul?u saklarım alınyazımda. Nerde olursam olayım unutma yâr; yarın yeni bir gün ve her yeni günde olduğu gibi senli ölüme hazırlanıyor gönlüm
Kahraman Tazeoğlu
“Gel” desen gelecektim
Yalnızım çünkü sen varsın”
“Gel”, desen gelirdim Gittiğin uzakta bendim Dağ gibi bir ihanetten düştüm Bu kendime son gelişim
Ölümbaz öpüşler kusuyorum ceplerime Kendimi suçüstü yakalıyorum Ve kentsizliğimin isimsizliğini Araz’a uyak düşüyorum Gözlerime senden düşler sürüyorum Islak bileklerim kan bayramına yatıyor Bana en büyük tehdit yine ben oluyorum Sonra bir durağa yaslanıyorum Sonra bir kente Ve sen gidiyorsun Ben kanıyorum Diyorlar ki “kendini dinleme hiçbir şey söylemiyorsun” Oysa “gel” desen gelirdim, biliyorsun
Yorgun Haliç’e biraz inat Biraz ihanet bırakıyorum Ellerinden bir tedirginliği bir tehdidi avuçluyorum Aklıma düşüyorsun Düşüyorum Düşünce Üşüyorum Azgın hüzünlerle körlüğüme göçüyorum Ayrılığın saati kaç geçiyor bilmiyorum Yalanlarımla bir hiçlikteyim Beni içinden kaç!
Bu kentte her yağmur kendini ağlar Aklıma düşsen yalnızlık oluyorum Ağzımdaki uykudan öpmüyorsun nicedir Nerde, kimi üşüyorsun? Artık kendini yakan bir ateşim Kendimize birbirimizden düşler yapamıyoruz Şimdi boş duraklarda yaslanıyorum Boş kentlere Oysa “gel” desen gelecektim
Gün düşlerime dönüşlerimde Bakışın içiyor beni gözlerimden Gövdemi düşürüyorum güz yavrusu duraklara Uzaklığına uzanıyorum Sevdiğin sonbahar geçiyor üstümden Ama artık hiçbir göğü içmiyorsun dudaklarımdan Yıkılıyorum şarkılara “Kimseler biliyor” Yalnızlık dostumdu Şimdi korkum oluyor Oysa “gel” desen gelecektim
Artık her şey kımıltısız bir geceye dönüşüyor Güz artığı saçlarımda oynaşan sensizlik Göz karana yenik düşüyor en korkak yanlarımdan Kendimi yitirdikçe sana gidiyorum Göbek çukurumda sobelere karanlık uyutuyorum Düş satıcısı, ispiyoncu bir ihtiyarın insafına kalıyorum Uysal yalnızlıklar satın alıyorum Gülüşümle ödeyerek Ve içimde yalancı bir katil taşıyorum Yeni utançlar biriktiriyorum eski günahlarıma Cüzamlı ruhlar cehennemine gidiyorum ben Kirli sözlerimi temize çekme Oysa “gel“ desen gelecektim
Gözlerim ihanete ihbar taşıyor Kuşkulu bir cinayete fısıldıyor kaşlarına Sözü namluna sürmelisin şimdi En yaralı yanımdan vurmalısın beni Çünkü uçmak düşmeyi göze almaktır
Avlunda bıraktığım az kullanılmış intiharları deniyorum Ne vakit nikotinli ellerinden yola çıksam Susuşuna kan döküyor gözlerim Sen gözüne çiğ kaçtı sanıyorsun Oysa bilmelisin Araz’ım Kimsenin içi görünmez Ve hiç bulamadıklarını Asla yitiremezsin Bak şimdi aramızda sessiz kalıyor Söylenecek bütün sözler
Her sabah akşam oluyorsun Alnından ellerine damlıyorsun Yüzündeki yağmurla iniyorsun kente İçine dert oluyorsun kentin Dışına yağmur Yüreğinde dağılıyor kristal şehirler Duvarların kan öksürüyor Ve sen Başkalarının gözlerini Yüzümde aramamayı öğreniyorsun Beni bir durağa yaslıyorsun Beni bir kente Gidiyorsun Oysa “gel” desen gelecektim
Susmak en inatçısı olmaktır yalnızlığın En susmakta neydi öyle Sen en dinlerken Biliyorum Araz’ım İnsan kendini bulmamalı, hep aramalı Gittiğin yerden başlıyorum öyleyse Gece cinnetlerimi de alıp yanıma Denize bakmayı bilmeyenler Bir gün mutlaka boğulur İşte bundandır gözlerinden kaçışlarım
Siz hiç yar saçının bir telinden kendinize gurbet yaptınız mı?
Ben şimdi gurbetim İçimde taşıyorum Heba olsa da senlerce yılım Oysa “gel” desen gelecektim
Ömrümden düşürdüğüm sol anahtarlarına takılıyorum hep Ve hayat yüklü kamyonlar geçiyor üstümden Şairler ölüdür derler (inanmıyorum)! En karanlık ceketimi giyiyordum Işığa kördüm çünkü Şimdi ise güneşe ilerliyorum Dirilmek için
Kimliği paslanıyor eski bir anarşistin Gecenin kör gözünden utanıyorum Hadi bana en militan kelimelerle saldır Batır içime cümlelerini Beyhude bir dehşet bırak bana Hak ediyorum
Gizlilikten ölmek üzere olan bir akrep sızıyor içime Can kaybından ölüyorum Cenazemde namaz kılacağım Zan altındayım Yalanıma inanıyorum
Yorgun söylentiler kanıyor solgun yaralarımdan Kırılır mı bilmem hüznümde taşıdığım kin Kinim kendime Susuşum sana Küsüşüm tüm dünyaya Üstü kalsın ihanetimin “Gel” desen gelecektim Yine bir tren geçiyor içimden Sen kesiliyorum gülüşümün karşılığı Saçların bir rüzgarın öyküsünü taşıyor Görmüyorum, söylemiyorsun, kırılıyorum Hiçliğimin etleri yolunuyor şizofrenik bir gecede Sana bir öykü çıkarıyorum ağzımdan Süsle beni ey aşk! Geçtiğin yerleri öpüyorum
Yarısı yanık bir aşkın küllerini taşıyorum Dişlerindeki nikotin tadı terkimde Sirenler ve ateş hatları içip Sesini peydahlıyorum kendimden ve kentimden Islak ceplerimi buluyorum el yordamıyla Ve bir asansör kapısı önünde Aslında yüzüme tükürüyorsun da ihanetimi Ben habersiz gülümsüyorum Yasadışıyım Tutukla beni gözlerimden
Kalemim bitti, yitirdi şiirini şuur Öldü kanımdaki mürekkep balığı Solumdaki sise intihar etti intiharlar Bir aşkı kaça katlayabilirdi ki ezik bir yürek Yaşamak için geç bir zaman Ölmek için ise erken
Çok davullu bir senfoni sürçüyor Dikiş tutmaz ayrılığımda Kirpiğinden yapılma bir darağacına Geceyi asıyorum Yoksun Bu yağmurlar ıslatmıyor beni Bir durağa yaslanıyorum sensiz Gidişinin en sessiz harfinden yırtılıyorum “Gel” desen gelecektim oysa
Kulaklarımdan bordo denizler dökülüyor Şimdi herkes biraz sen, biraz acı Göğsümde bir vagon Gizli sözler batıyor Fırtınalar çıkıyor üstüme
Şakağımda İntihar acemisi bir şairin Delilik provaları Arkandan uluyan kapılardan Söküyorum kokunu Yokluğunu kokluyorum Yokluğunu yokluyorum
Çöz gözlerimi senden hadi ! Ücranda yak bakışımı Gözlerine bekçi sevdam Dünden ve senden kalmayım İçine her düşen Kendi keşfi sanıyor seni Oysa sen Melekleri bile kıskandıracak kadar kendinsin Ve kendini acıtmak istiyorsun Ama güller kendine batamaz Bilmiyor musun? "Gel" mi diyorsun?
Herkes kendi gördüğüne bakar Peki hayatın rüzgarında kime yelkeniz? Kıpırdamadan duramayız bir aşk boyu Hadi ! en kanadığımız yerden susalım "Gel" desen gelirdim "Git" dedin ve gittin
Aşka... Rüzgara... Ayrılığa... Zamana... Eyvallah...
Kahraman Tazeoğlu
Seni Yine Terkedeceğim
Seni yine terkedeceğim Ve bilmediğim dillerde ağlayacağım Kirpiğime tuz düşecek Sevgim kadar büyük değilmişsin diyeceğim Ve seni yine terkedeceğim
Bir kapı aralığında bırakacağım ellerini İsimsizlikler doğurmaya yatacağım bu yosun kentinde Ne ilk gelensin ne son giden Seni bana terketmelerine izin vermeyeceğim Seni her gece terk edeceğim
Aşk-ı cinayetim olacaksın Ve yalnızlıkların en çoğulu bana kalacak Düşle çoğalttığım bu yaşamın adı Düşmek olacak
Uzak bir şehirde hiç görmediğim bir kızı seveceğim O bana sarıldığında Göğsümde bıraktığın darp izlerin kanayacak Ve bir çocuk annesini kaybedecek çarşılarda
Ağlamayacak kadar vazgeçeceğim senden öfkeme bile değmezmişsin diyeceğim Ve seni yine terkedeceğim
Günler devrildikçe ağıt tutacak sonbahar Rüzgarlara karanfiller ekeceğim Yollarda kaybedeceğim aşkımın ilk harfini Seni Kirli kent bakışlı Bozkır saçlı bir kıza ekleyeceğim
Aşk iki kişilik bir yalandır sevdiğim ve iç kanamalı bir aşkın Mürekkep fırtınasıdır bu şiir
istersen yalnızlık duvarlara yakışır de ve bakışlarını sev Ben sende herkesi terkedeceğim Kahraman Tazeoğlu
|
HERŞEY "SENDE" GİZLİ
Yerin seni çektiği kadar ağırsın Kanatların çırpındığı kadar hafif.. Kalbinin attığı kadar canlısın Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç... Sevdiklerin kadar iyisin Nefret ettiklerin kadar kötü.. Ne renk olursa olsun kaşın gözün Karşındakinin gördüğüdür rengin.. Yaşadıklarını kar sayma: Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
Ne kadar yaşarsan yaşa, Sevdiğin kadardır ömrün.. Gülebildiğin kadar mutlusun Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin. Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın Bir gün yalan söyleyeceksen eğer Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın. Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak. Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
İşte budur hayat! İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun Çiçek sulandığı kadar güzeldir Kuşlar ötebildiği kadar sevimli Bebek ağladığı kadar bebektir Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren, Sevdiğin kadar sevilirsin...
Can YÜCEL
Yırtılmış gömlekler giyiyorum Uyutmasın diye ölüm insanı. Vadiler içinden sükuta yükseliyorum. Karşı dağda kırılan bir buz oluyorum hayata. Namlu ucundan düşen ölüm gibi Bir kuşun kanadına ÖLÜMÜN SICAK YÜZÜNÜN ...Adını yazıyorum...
 VEEEEE SON OLARAK...
PAYLAŞMAK MUTLULUKTUR...
Ey Allah'ım! Bela verdiğinde iman da ver; Nimet verdiğinde şükür de ver...

İbretlik Firavun 3000 yıllık
"Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Onlar, Rablerinin ayetlerini yalanladılar; Biz de günahları dolayısıyla onları yıkıma uğrattık, Firavun ordusunu suda boğduk. Onların tümü zulme sapanlardı." (Enfal Suresi, 54)
Eski Mısırlılar gelenek haline getirmiş oldukları putperest inanışlarından vazgeçmiyorlardı. Onlara tek bir Allah'a ibadet etmelerini tebliğ eden peygamberler gelmişti ama Firavun'un kavmi, sapkın inanışlarına bağlılıkta diretmişti. Allah, İsrailoğulları'nın köleleştirilmiş olduğu bir dönemde Hz. Musa'yı, hak dine karşı batıl bir sistemi benimsemiş olan Mısır halkına elçi (Resul) olarak gönderdi. Hz. Musa, hem Mısır halkını hak dine davet etmek hem de İsrailoğulları'nı kölelikten kurtararak doğru yola iletmekle görevlendirilmişti.
Mısır'dan Çıkış
Firavun'a ve yakın çevresine Hz. Musa vasıtasıyla sakınmaları gereken konular açıklanmış, bu şekilde Allah onları uyarmıştı. Buna karşılık onlar isyan edip, peygamberi delilik ve yalancılıkla suçladılar. Allah'da onlar için alçaltıcı bir son hazırladı. Allah Hz. Musa'ya bu durumu şöyle bildirdi:
"Musa'ya da: "Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz" diye vahyettik." (Şuara Suresi, 52)
Hz. Musa ve kavmi, Allah'ın buyurduğu gibi Mısır'ı gizlice terk ettiler. İsrailoğulları'nın Mısır'ı terk etmesi Firavun için kabul edilemezdi. O, kendini İsrailoğulları'nın ilahı ve sahibi olarak görüyordu. Dahası kölelerinin gitmesiyle tüm iş gücünü kaybedecek, ardından Mısır'daki itibarını da yitirecekti. Bu nedenle askerlerini toplayarak İsrailoğulları'nı yakalamak için peşlerine düştü. Kuran'da Firavun'un bu girişimi şöyle bildirilir:
"Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. ... Böylelikle Biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık; Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da... Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular." (Şuara Suresi, 53–60)
İsrailoğulları, Firavun ve adamlarına yakalanmamak için Mısır'dan uzaklaşırken bir deniz sahiline geldiler. Firavun ve askerleri çok yakın bir mesafedeydi. Hz. Musa ve beraberindekilerin ise görünürde kaçacak hiçbir yerleri yoktu. İşte bu anda Hz. Musa tüm inananlara örnek bir tavır gösterdi. Allah'ın kendisiyle ve inananlarla beraber olduğunu ve kendilerine mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini söyleyerek kavmine Allah'a tevekkül etmelerini hatırlattı. Konuyla ilgili ayetler şöyledir:
İki topluluk birbirini gördükleri zaman, Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler. (Musa "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." (Şuara Suresi, 61–62)
Denizin Yarılması
Bunun ardından Allah denizi bir mucize olarak ikiye ayırdı ve arada geçebilecekleri bir yol kıldı. İsrailoğulları hemen bu yola girdiler. Firavun ve askerleri açılan yoldan geçip İsrailoğulları'nı yakalamayı düşündüler. Ortada apaçık bir mucize vardı. Allah'ın daha önce ona gösterdiği diğer mucizeler gibi bu da Firavun'un iman etmesini sağlamadı. Akılları tümüyle kapanmış olan Firavun ve askerleri İsrailoğulları'nın hemen ardından denizde açılan yola girdiler. Ancak İsrailoğulları'nın bu yoldan çıkıp karaya ulaşmalarıyla birlikte, sular aniden kapanmaya başladı. Firavun ve onu kendilerine ilah edinmiş olan tüm ordusu da bu mucize ile birlikte boğulup gitti. Firavun son anda tevbe etmek istedi ama Allah onun bu tevbesini kabul etmedi ve onu tüm insanlar için bir ibret kıldı. Ayetlerde şöyle buyrulur:
"Biz, İsrailoğulları'nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğulları'nın kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve fesat çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler." (Yunus Suresi, 90–92)
Firavun'un ölmeden önce son anda iman edip tevbe etmek istemesi ve Allah'ın bunu kabul etmeyişi, tüm insanlara ibret olması gereken çok önemli bir konudur. Allah, insanlara ömürleri boyunca dünyada bulunuş amaçlarını düşünmeleri, Kendisine kulluk etmeleri gerektiğini anlamaları ve bunu uygulamaları için yeterince zaman ve imkan verir. Elçiler, hak kitaplar ve müminler, insanlara Allah'ın emir ve öğütlerini ulaştırırlar. Bu öğütleri dinlemek ve tevbe etmek için de yeterince zaman vardır. Ancak eğer insan tüm bu fırsatları kaçırır ve ölümle yüz yüze geldiği anda tevbe etmeye kalkarsa, bu tevbenin Allah'ın dilemesi dışında bir kıymeti olmayabilir. Çünkü ölüm anında, insan ahiretin varlığını ve yakınlığını hissetmekte, ölüm meleklerini karşısında görerek bu mutlak gerçeğe şahit olmaktadır. Bu noktada hiç kimsenin inkar etmesi mümkün değildir. Kıymetli olan ise, daha önce, dünya hayatında iken, yani imtihan ortamı sürmekteyken, insanın vicdan ve samimiyeti ile iman etmesidir.
Görüldüğü gibi Firavun, dünya hayatındaki imtihanı süresince sürekli kibirli ve başkaldıran bir karakter sergilemiş, Allah'a karşı çirkince büyüklenmiştir. Dolayısıyla ölüm anındaki korkunun etkisiyle kabul ettiği iman da ona bir fayda sağlamamıştır Mercek Dergisi

Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." (Tevbe Suresi, 128)
Allah (c.c) katında zamanların değerleri birbirine eşittir. Ancak öyle zamanlar vardır ki o zamanlarda öyle hadiseler olur ki, o vakte diğer zaman dilimlerinden daha üstün bir değer kazandırır. Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesine isabet eden Regâib Gecesi'de bu müstesna zamanlardan biridir. Cuma geceleri böyle kıymetli vakitlerden biridir. Regaib Gecesi gibi iki kıymetli gecede biraraya gelince, bu gece dahada bir kıymetli oluyor. Bu gece, yalvarış ve yakarışların Yüce Mevla'ya sunulduğu ve O'nun rahmetinden af istenildiği umut, huzur ve müjde gecesidir.
Allah Teâla'nın kullarına lütfunun çokluğu, kereminin bolluğu ve pek çok günahkarı bağışlaması sebebiyle bu geceye Regaib Gecesi" adı verilmiştir. Bu gecenin bu değeri nereden kazandığı hususunda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; Hz.Amine validemizin böyle bir gecede Resulullah (s.a.v)'e hamile olduğunu anladığıdır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Regaib gecesinin içinde bulunduğu Recep ayında çok dua ederr, namaz kılar, oruç tutar, iyiliklerin her çeşidini yapar, sadaka vermeye özen gösterirdi. Resulullah (s.a.v)'in Receb'in ilk perşembe gününü oruçla geçirdiği ve cuma gecesinde, bu kandil gecesine mahsus olmak üzere on iki rekât namaz kıldığı kabul edilir. Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul etmek suretiyle çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür.
Bu aylara "Çok sevaplı ibadet ayları" diyen Bedüzzaman şöyle işaret ediyor :
"Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamada üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar." (Şualar, 416)
İdrak ettiğimiz mübarek Regaib Kandili vesilesiyle, ruhumuzu karartan kötü duygu ve düşünceleri kalplerimizden atalım. İbadetin zevkinden bizi mahrum eden nefsin kötü arzularını frenleyelim. Gönül dünyamızı bulandıran haset, kin, düşmanlık gibi kötü duygulardan temizleyelim.
Bu geceyi nasıl karşılmak, nasıl ihya etmek gerekir?
Bu gece, oruçlu olarak karşılanmalıdır. Bu gece, kazâsı olanın hiç değilse bir günlük kazâ namazı kılması, çok iyi olur. Bu gecenin ihyâsı, yatsı namazıyla sabah namazını camide cemaatle kılmakla olur. Bu, gecenin ihyâsıdır. Bütün günün ihyâsı bu... Yatsı namazı ile sabah namazını camide kılmak, o günün, o gecenin ihyâsı demektir. İnsan sabahlara kadar, akşamlara kadar ibadet etmiş gibi sevab kazanır. Bir başka ihyâ şekli zikir ..... "Lâ ilâe illallah", "Allahümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed" , "Estağfirullah" , "Sübhànallah" , "Elhamdü lillâh", "Allahu ekber" , "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm", "Allah" gibi sözler mübarek kelimelerdir, cümleciklerdir. Bunları zikretmek çok sevabdır.. Bazı namazlar vardır, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)kılmıştır. Bunlardan birisi de tesbih namazı'dır. Regâib gecesi, akşamla yatsı arasında: 12 rek'at "Hacet namazı" kılınır. Hacet Namazı:
2 rek'atte bir selâm verilerek kılınır. Fâtiha-i şerîfe'den sonra her rek'atte 3 Kadir Süresi 12 İhlâs-ı şerîf okunur. Namazdan sonra 7 Salât-ı Ümmiye okunup secdeye varılır. Salât-ı Ümmiye: "Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim" Secdede 70 defa: "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur. Secdeden kalkıp 1 defa: "Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ ta'lem. İnneke entel-eazzül-ekrem" okunur. Tekrar secdeye varılıp yine 70 defa "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur. Secdeden kalkıp duâ yapılır. Duâda Hz. Allâh'a c.c şu şekilde de ilticâ etmelidir: "Allâhümme bârik lenâ recebe ve şa'bân. Ve bellığnâ ramazân" Unutmayalım!
Gecesi, üç aylar içinde kendisinden sonra gelecek olan Miraç, Berat ve Kadir Gecesininde bir müjdecisidir. Onun için bu müjdeciye kulak verip bu geceyi ve üç ayları iyi değerlendirilmelidir.
TÜM MÜSLÜMAN ALEMİNİN REGAİP KANDİLİ MÜBAREK OLSUN..
Mübarek Kandil Gecelerini Nasıl Değerlendirmeliyiz? 1. Kur'an-ı Kerim okuyarak, 2. Peygamberimiz (sav)'ın mübarek duası olan Cevşen-ül Kebiri okuyarak, 3. Aile bireyleriyle birlikte günün mana ve ehemmiyeti hakkında sohbet ederek, 4. Allah rızası için namaz kılarak, 5. Hayatımızın geçmiş günleri ve yılları hakkında muhasebe yaparak, 6. Günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dileyerek, 7. Sevgili Peygamberimize bol bol salât ve selâm okuyarak, 8. Dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua ederek, 9. Hastaları, yaşlıları ziyaret ederek; yoksulları, öksüz ve yetimleri sevindirerek, 10. Eş, dost ve yakınlarımızla tebrikleşerek, 11. Dargın ve küskünleri barıştırarak, değerlendirebiliriz

Jackson Brown'in 'Şu Hayatta Neler Öğrendik Neler' adli kitapçığından:
SEVGI
Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yasındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle,
'Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.'
demiş ve sonra babasına su soruyu sormuş: 'Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?'
Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...

Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karsı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda,önce biraz düşünün.

Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz.

İnsan hata yapar.
Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler , insanı sonsuza kadar rahatsız eder.
Harekete geçmeden önce durun ve düşünün.
Sabırlı olun.
Anlayış gösterin ve sevin.

KENDİ MUTLULUĞUMUZ İÇİN DOĞRU İLETİŞİM KURMAK
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti. Alaycı bir ses tonuyla: - Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu. - Hayır çikolata parası lazım! Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü. - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz? - Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız. Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı. - Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız? - Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim. - Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın? - Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum. - Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla. - O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever. Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı . Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü. - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi? Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı. - Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım. Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi. - Oturun biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına. - Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban? - Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar. - Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ? - Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim. - Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun. - Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı. - Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin. - Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem. - Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden? - Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan. - Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur? - Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur. - Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu ? - Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor. - Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir? - Küçük kızı severek. - Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ? - Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin. - Nasıl yani ? - Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi? - Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim. - İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz. - Hiç kavga etmez misiniz siz? - Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana. - Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda. Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. - En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler. - Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum. - Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin. - Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum. - Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
Adam ayağa kalktı. - Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı. - Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi. - Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evginin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı. Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı. Sonra eşinin önüne koydu. - Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.
İnci hiç konuşmadı. - Sorsana "niye" diye.
İnci kızgın kızgın: - Niye? Diye sordu. - Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla.
İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı. - Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım. - Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. - Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. bak senin sevdiğin meyveleri aldım ama şimdi kıymeti yok. - Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın. - Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü. - Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu. İnci kıkır kıkır gülmeye başladı. - Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü .Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.


Ağlamaktan Korkma Gözüm...
Gözyaşım,
Dizeler güzeli dedim sana inci inci, ve güzeller incisi koydum adını dizi dizi… Yabanlara gönderdiğimsin hem akın akın, hem canımı verdiğimsin uzak yakın… Sevgilinin geleceği yolları sulayıp süpürmek için sakladım seni… Kirpiklerimi süpürge ettim; sultanlar ayağına düşürmek için tuttum ve bırakmadım seni.
Gözyaşım,
Bütün boşluklarını sen doldurdun ömrümün… Söylenmedik sözler yerine sen vardın yanımda. Sevdaya dair yeminlerden sonra sen vardın. Köhne zamanın direnci adına, acı çağların yaşlısı ve genci adına yine sen vardın. Dikenler gülden habersiz iken, gözler dilden de fersiz iken; zamanından geriye düşmüş acılar için, mânâda biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çıkan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda ve Güzeller Güzeli’nden vuslat müjdeli selamlarda sen vardın… Hep sen vardın...
* * *
Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tevbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Madem ki gözyaşı bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir.
Bir gözyaşı, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur. Bir ateş düşünün, dumanı âh ile çıkar da külleri göz yaşına karışır ya… Hayat bir mum alegorisidir hani, mumun başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşı alevle barışır ya…Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya… Aşıka göre cennet olur cinnet ve kendi gözyaşında boğulur akıbet...
Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler… Fazilettir, diyettir… Bu yüzden denilir ki gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.
Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazad üveyikler uçuran acıları bir gözyaşı anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan satır satır. Toplasan gözyaşlarını âşıkın, dalgalı bir deniz olur; süzülürken bağrından, yakar geçer iz olur. Yalnız doğar gibi her insan, yalnız akar her damla ve yağmur yağmur gözyaşıyla ıslanır nisan. Bir kere ölür de kahır yüklü savaşlarda nice aylar batar ve Filistin’de sapanlar çakıl taşları, takaroflar kurşun yerine gözyaşı atar. Ceylanları âmâ düşürünce avcılar, avcıları ceylanlar vurur, ve hamuru sevdaların, gözyaşıyla yoğrulur. En son, yağmur kuşları konar kuşpalazı çocukların salıncaklarına, gözyaşı şefkat olur.
Gözyaşı ki, kişinin kendisiyle kavgasının sonunda akarsa tomur tomur mercandır; ve eğer pişmanlıklarla tartılırsa mübarek bir heyecandır.
Gül yüzlülerin kirini gülsuyu kokan gözyaşları alır…Ve damla damla gül dökülen ellerde gül kokusu kalır.
Tohumu eken bilir
Göz yaşın döken bilir
Gül kadrin diken değil
Çileyi çeken bilir
Ve ey gözyaşım,
Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel, ve kadim bir dostu uğurlar gibi git… Bir atımlık mesafede yalnızlığın kurşunlanan coşkusuyla gel, geleceği savaşa mecbur annelerin korkusuyla git… Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git…Bülbüller konan dallarda yaprak gibi gel, ve derinlerde bendini yıkan bir ırmak gibi git. Yalınkalem savaşlara meftun acılarla gel, pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git…

OLABİLDİĞİ KADAR OLSUN
“Seviyorum” diyebilecek kadar cesaretimiz olsun. Kalbimize sığdıramayacağımız kadar şefkatimiz, Yüreğimizde saklanamayacak kadar çok gözyaşımız olsun. Hayatımıza kattığımız gürültüler kadar sessizliğimiz, Sessizliğimizde anlam bulan düşüncelerimiz kadar sesimiz, Karamsarlığımızı huzura dönüştürecek içten dualarımız olsun.
Yusuf kadar iffetli nefislerimiz, Yakup kadar sabırlı bekleyişlerimiz, Meryem kadar masum duruşlarımız, Muhammed’i (s.a.v) temsil edecek kadar samimi inancımız olsun.
Hayat kadar düşünülen ölümümüz, Ölüm kadar anlamlaştırılan hayatımız, Umutsuzluklarımızdan daha çok umudumuz olsun. Hırslarımız kadar sorumluluğumuz, Özlemlerimiz kadar bekleyişlerimiz, Unuttuklarımız kadar hatırladıklarımız, Umduklarımızdan daha çok bulduklarımız olsun.
Nurdal Durmuş
|
KALBİNİ TUT, UMUTLARINA TUTUN
|
|
| |
|
|
I
Umutlarına tutun! Gözlerin, Yakup sabrıyla seyreylediği bir direnişle karşılasın sıkıntılarını. Kalbin, kuyularda ümidini diri tutan Yusuf’un çaresizliğiyle beklesin kurtuluşunu. Düşüncelerin, iffetine suskunluk yeminleri etmiş Meryem kadar sessiz anlatsın masumluğunu. Özlemlerin, Medine’de Muhammed’in (s.a.v) gelişini bekleyen insanların coşkusuyla karşılasın vuslatını.
II
Düşüncelerine tutun! Kendi vicdanının yargıcı, Kendi günahının tövbekârı ol! Kendi acısının sabredeni, Kendi sıkıntısının ilacı, Kendi dertlerinin dermanı ol. Kendi yalnızlığının dostu, Kendi cümlelerinin anlamı, Kendi sessizliğinin sesi ol!
III
Kalbine tutun! Hayatın sana bırakılan sokaklarına, karmaşık duygularını kapıların arkasına kilitleyerek çık! Bütün yürüyüşlerin, bütün yolların sonu kendinde bitsin. En çok da kendine özlem duy! Aynada gördüğün yüzün, kalbindeki senden başkası olmaması için özlemlerine tutun! Zamanın hayat törpüleyen basamaklarından, ömrünün son durağına esenlikle gitmek istiyorsan, en çok kendini özle! En çok kalbine, kendine tutun!
IV
Hayat bilmeli ki aslolan, Muhammed’in (s.a.v.) Hira’dan hayatın merkezine indirdiği cümlelerin oluşturduğu yankıdır. Hayat bilmeli ki aslolan, ölümün gözlerine yaşarken bakabilmektir. Hayat bilmeli ki aslolan, kalbinin gerçek sahibine sımsıkı tutunmaktır...
Nurdal Durmuş |
Bir gün Süleyman Peygamber bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da "Bir buğday tanesi yerim!" diye cevap verir.
Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber karıncayı bir şişeye kor. Yanına da bir buğday tanesi bırakarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki, karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır.
Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi? Bunun üzerine karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar. Karınca da şu hikmetli cevabı verir:"Daha önce benim yiyeceğimi Yüce Allah verirdi. Ben de ona güvenerek bir buğday tanesini tam olarak yerdim. Çünkü o beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirdin. O yüzden bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek yarısını da diğer ertesi yıla bıraktım."
Siz Hangisisiniz ? Havuç, Yumurta, Kahve.......
Siz hangisisiniz? Bir baba ile kızı dertleşiyorlardı. Kızı hayatında çok sıkıntı yaşadığından ve bunlarla nasıl başedeceğini bilemediğini söylemiş babasına. Hatta sorunlar ardı arkasına devam ediyormuş hayatında. Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve "Gel, sana bir şey göstereceğim!" diye kızını mutfağa götürmüş. Baba ünlü bir aşcı imiş. Ocağa 3 tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçüne de eşit su koymuş ve üçünün de altını aynı miktarda yakmış. Ve birinci kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise de bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Masaya iki tane tabak ve bir tane boş bardak koymuş ve ilk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa koymuş. Daha sonra artık epey pişmiş olan yumurtayı alıp bir tabağa koymuş. En sonunda da artık suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi de alıp bir bardağa boşaltmış. Kızına şu soruyu sormuş: "Kızım ne görüyorsun? "Kızı demiş ki: "Havuç, yumurta ve kahve. " Kızını elinden tutup masaya yaklaştırıp daha yakından bakmasını ve hissetmesini istemiş. Kızı demiş ki: "Ne görüyorum.. Haşlanmış yumuşak bir havuç (Bunu yaparken çatalı havuca batırmış ve yumuşaklığını hissetmiş), artık pişmekten içi katılaşmış bir yumurta ( yumurtayi eline almış, hatta bir tarafından masaya vurup, çatlatmış ve içini görmüş) ve bir bardak kahve. (Biraz içmiş) "Hatta tadı oldukça iyi!" . "Baba, bunu niçin bana gösteriyorsun?" diye sormuş. "Bak demiş, hepsi aynı şekil kapta , aynı sıcaklıkta , aynı dakika pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdiler. Havuç ilk başta sertti, güçlü idi. Ama kaynatılınca yumuşadı hatta güçsüzleşti. Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi, ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu, ama ısıtılınca ne oldu, bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler, ve içinde olduklari suya yayıldılar. Koku yaydılar, tad yaydılar ve suyu eşsiz tatta bir kahveye çevirdiler." "Kızım sen hangisisin? diye sordu adam. Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun? Sen havuç musun, yumurta mısın, yoksa kahve misin? Siz hangisisiniz ? Havuç gibi sert bir kişi misiniz, ama sorunlar yaşayınca yumuşuyor ve güçsüzleşiyor musunuz? Yumurta gibi içi yumuşak, her an kırılabilir bir kişi misiniz? Sorunlar karşısında (ölüm, ayrılık, krizler,vs. ) , güçleniyor ve sertleşiyor musunuz? Yoksa bir kahve çekirdeği gibi misiniz? Kahve sıcak suyu değiştirir, hatta suyun sıcaklığı en üst dereceye çıktığında,en lezzetli kahve ortamı hazır olur. Lezzet maksimuma ulaşır. Eğer sen bu kahve çekirdeği gibi isen, çevrende ne kadar sorun olursa olsun, bunları olumluya çevirebilirsin. Çevrene güzel tatlar, duygular katarsın. Kendini ve çevreni daha iyi yapmak için çalışırsın. Siz hangisisiniz?
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse, Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı, Merak ediyorum neler yapacağınızı...
Biliyorum ama Böylesine şerefli bir konuğa açacağınızı en güzel odanızı, Ona sunacağınız yemeklerin en iyisi olacağını, Ve inandırmaya çalışacağınızı, Onu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı; Gerçekten evinizde ona hizmet etmekten alacağınız hazzı.
Fakat söyleyin bana, Efendimizi evinize doğru gelirken gördüğünüzde, Onu kapıda mı karşılayacaksınız? Yoksa onu içeri almadan önce, aceleyle, Bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk saklayıp Yerine Kur'an-ı mı koyacaksınız?
Peki hala Amerikan flimlerini seyredecek misiniz televizyonda? Yoksa kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle, O size kızmadan önce?
Kim bilir? Belki de ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını mı dilerdiniz, Hatırlayamadığınız en son çirkin kelimeyi... Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız? Ve bunun yerine ortalığa, Kitaplığınızın raflarında tozlanmış, Hadis kitapları mı çıkaracaksınız?
Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz? Yoksa teleşla ne yapayım diyerek, Sağa sola mı koşturacaksınız?
Merak ediyorum: Eğer Peygamber Efendimiz, Bir kaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa, Yapmaya devam edecek misiniz, Her zaman yaptığınız şeyleri? Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı? Her yemekten sonra sofra duası etmeyi, Yine zor mu bulacaksınız? Hiç yüzünüzü asmadan, Oflayıp puflamadan, Her vakit namazınızı kılacak mısınız? Ya sabah namazı için, Sıcacık yatağınızından, Erkenden fırlayacak mısınız? Peki ya yine mırıldanacak mısınız, Her zaman söylediğiniz şarkıları? Ve okuyacak mısınız, Her zaman okuduğunuz kitapları? Peki bilmesine izin verecek misiniz, Aklınızın ve ruhunuzun beslendiği şeyleri? Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz?
Şöyle diyelim ya da: Gideceğiniz her yere götürebilecek misiniz Peygamberi de? Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız? Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın arkadaşınızı onunla? Yoksa hiç karşılaşmamalarını mı umardınız, Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle?
Şimdi söyleyin açık yüreklilikle, Onun kalmasını ister misiniz sizinle? Sonsuza dek, hep birlikte... Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız, Ziyareti bitip gittiğinde? Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi? Bilmek ve düşünmek, Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse Yapacağımız şeyleri...
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse, Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı, Merak ediyorum neler yapacağınızı ...
İbrahim SADRİ

Kur'ân niye bu kadar kalın?
Çantamda taşımaya çalışıyorum. Ama zorlanıyorum. Kolayca sığmıyor. İnce kâğıda basılmışları da var ama sayfa sayısı yine fazla. Bir de meali ve meale dair notları ekleyince, iyice kalınlaşıyor. Kur'ân'dan söz ediyorum. Toplam 30 cüz ve her biri 20’şer sayfa. Kur'ân'ı okumuyoruz. Okuyamıyoruz. Kolay mı? Tam 600 sayfa. Niye bu kadar kalın? Sanki Rabbimiz, “Alın size sayfalarca Kur’ân; okuyabilirseniz okuyun bakayım” diye meydan mı okumuş biz kullarına? Hafız olmak isteyenlere de haddini bildirmek mi istemiş? “Yıllarca ezber yap da göreyim seni? Yüzlerce tekrar yap da, adam ol!” Azıcık olsaydı Kur’ân’ın sayfaları, hemen hepimiz az bir gayretle hafız olabilirdik! Sayfalar sayfaları izlemeseydi, meselâ otobüs beklerken bir hatim indirebilirdik! Ne hoş olurdu! Celâlini göstermek için mi bunca kalın tuttu Rabbimiz Kur’ân’ı? Korkutup da hizaya getirmek için mi bunca cüz, bunca uzun sureler, ayetler? Hayır, hayır; eğer bizi vahiy karşısında ezmek olsaydı Rabbimizin dilediği, aksine, yarım sayfalık bir Kur’ân indirirdi. Ve derdi ki bize “İşte sizden istediklerim; bunları yaptınız yaptınız, yapmadınız yandınız!” Bizi korkutmak isteseydi, yıldırmayı tercih etseydi , meselâ sadece Fatiha’yı indirip “Ben anlattıklarımı anlattım; size anlayacak akıl da verdim, göreyim sizi anlayın! Hadi bakayım, kendinizi beğendirin bana! Bir yolunu bulun, gözüme girin!” diye kestirebilirdi. Ne gerek vardı ki Bakara’da uzun uzun konuşmalara? Niye anlatsındı ki kulu Mûsa’yı (as), Meryem’i, Yusuf’u (as), Yunus’u (as), Eyyûb’u (as) ve onca kıssaları hoş bir sohbet edasıyla? Mecbur muydu ki Rabbimiz, sanki biz O’na değil de O bize muhtaçmış gibi nezaketle, sabırla, her defasında yeni baştan hatırlatarak konuşmaya? Çok iyi biliriz ki şefkatli öğretmenler, dersi tekrar ederler, bir defada anlaşılmayacağını anlayışla karşılayarak, yine yeni baştan alırlar. Dersi net olarak anlatsa da, kısa kesen, hiç tekrar etmeyen öğretmenlerde bir meydan okuma tavrı buluruz. Anlamayız o dersi. Korkarız öğretmeninden. Bir anlatışta anlayamayabileceğimizi anlayışla karşılamayan öğretmenden tırsarız, uzak dururuz. Dersi tekrarlayarak uzatan, örnekleri çoğaltarak bizimle daha uzun kalan öğretmenler daha şefkatlidir bize. Hele de “Şimdi not almayı bırakın, şöyle bir arkanıza yaslanın, beni dinleyin!” demesi vardır öğretmenlerin ki, şeker gibi gelir o dakikalar. Anlarız ki, öğretmenimiz bizim anlayabileceğimize inanıyor. Anlarız ki, öğretmenimiz hemen anlamasak da yeniden anlatmaya hevesli. Anlarız ki, not almadan bile anlayabileceğimiz bir dersimiz var. Kur’ân’ın uzunluğu ve tekrarları, bir bakıma, “Hadi arkana yaslan benim güzel kulum, sana anlatacağım kıssalar var!” rahatlığını sunar bize. Böylece kalınlaşır Kur’ân. Sayfa üstüne sayfa eklenir. Der ki adeta Rabbimiz bize: “Bakara’yı kaçırdıysan, Al-i İmran var! Maide’de uyuduysan, Rahman var! Dilersen, sana anlatacağımın hepsini bir satırda bile anlatırım: İhlas var!” Bu da olmadıysa, kulağına pınar suyu gibi akacak, kalbine bahar meltemi değdirecek Rahman var! ‘Rabbinin hangi nimetlerini edersiniz inkâr?’ diye diye hatırlattıklarım, bir bir saydıklarım var!” Yani ki... Kur’ân’ın bunca kalınlığının sebebi, Rabb-i Rahimimizin tekrar etme şefkatindendir. Anlayamayabileceğimizi anlayışla karşılama inceliğindendir. Unutabileceğimizi de unutmama olgunluğundandır. “Ey kulum, [az önceki surede] açıkça ve defalarca söyledim sana, anlamadın mı? Bak bir daha söylüyorum! Unuttuysan da, üzülme! Ben bıkmam, usanmam, umut kesmem senden. Olsun, yine söylüyorum.” “Sevgili kulum, kendine yazık ediyorsun, biricik ömrünü heba ediyorsun; işin ciddiyetini kavramamış gibisin. Demiştim ya sana; ‘Şeytan sana apaçık düşmandır!’ İyi dinle, tekrar ediyorum!” “A benim güzel kulum; az önce hatırlattım sana, yine mi unuttun? Bir daha hatırlatıyorum. Kulum ve elçim Mûsa’nın başından gelenleri anlattığımda yok muydun? Öyleyse, şimdi sana biraz da kulum İbrahim’den (as) bahsedeyim, kulaklarını iyi aç. Hem böyle daha iyi anlayabilirsin. Olmadı mı? Hadi gel, bir de İsâ’dan (as) söz açalım.” “Bak yine yanıldın, şeytana yeniden kandın. Hadi sil gözünün yaşını. Yeni baştan başlayalım. Hani demiştim ya sana, rahmetimden ümidini kesmeyeceksin diye. Yine söylüyorum... Sözümdeyim ben! Sen gel, yeter ki.. Gel!”
Bunlar çok hafif geliyorsa, bir de Risale-i Nur Külliyatı’na bakalım: “Kur'ân, kitab-ı zikir, kitab-ı dua, kitab-ı dâvet olduğundan, içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir, belki eblâğdır. Zira, zikrin şe'ni, tekrar ile tenvirdir. Duanın şe'ni, terdad ile takrirdir. Emir ve davetin şe'ni, tekrar ile te’kiddir.”
Ne şefkatli ki Rabbimiz, bize kalınca bir Kur’ân indirmiş! Bizimle uzun uzun konuşmaktan usanmamış, bıkmamış... Her hatamızda, yeni baştan beyaz sayfalar açacak denli severmiş bizi. Gözden çıkarmazmış. “Ne haliniz varsa, görün!” demezmiş! Kalınmış Kur’ân, çok kalınmış! Diyorum ki, bundan böyle, Kur’ân’ı hiç olmazsa kitaplığımıza kalınlığını görecek şekilde koyalım. Sırtı değil, sayfaları görünür olsun. Kur’ân’ı okumasak da, Rabbimizin rahmetini sayfa sayfa sayalım.
(Senai Demirci)
SORU: Allah her şeyi yarattı (haşa) O'nu kim yarattı?
CEVAP: Bu soruyu bana en az bine yakın kişi sormuştur. Bu soruyu koministlerin dışında soranlar aslında Allah'a tam inanmadıklarından dolayı soruyorlar. Allah'a inandıklarını sanan günümüzün nüfus kağıdı müslümanları, Allah'ı (haşa) kim yarattı sorusunu kendisini koministlikle (kafirlikle) itham etmelerinden korktukları çekindikleri için sormuyorlar, soramıyorlar.Böylece de sıkıntı içinde ruh bunalımı geçirip ne ibadet edebilmekteler, ne de Allah'ı inkar edip inkarcı olabilmekteler. İkisinin arasında bocalayıp durmaktalar. Halbuki şüpheli olup bocalayıp durmaktansa çekinmeden sorusunu sorup şüpheden kurtulmak lazımdır.
Bu sorunun karşısında Peygamber (s.a.v.)'min; "Bir gün gelecek, ayağını ayağının üstüne atarak, gurur ve kibirle enaniyet içinde, her meseleyi halletmiş gibi, bunu Allah yarattı, şunu Allah yarattı , Allahı'ı kim yarattı? diyecekler." Hadis-i şerifini okuyunca peygamberimizin bir mucizesi daha gerçekleştiğini görüyor. Eşhedü enne MuhammmederRasulullah diyorum.
Gelelim sorunun cevabına. Önce şunu söyliyeyim ki, Allah(c.c.) sebep değildir. Yani herhangi bir sebep gibi... Allah'da meydana getiren bir sebep yoktur. Allah bütün sebepleri meydana getirendir. Allah'ın (c.c.) varlığının evveli yoktur. Kainatın sonradan yaratıldığını bütün alimler kabul etmektedirler. Ve bunu da ilim isbat etmiştir. Sonradan yaratılan her şeyin bir yaratıcısı olması lazım O da 'ALLAH'tır.
Allah sonradan yaratılmadığına göre başlangıcı yoktur. Kafası çalışmayanlar peki ama haşa Allah'ı kim yarattı? sorusuna devam edenlere biz de şöyle cevap verelim. Mesela: Tavuk yumurtadan çıktı, yumurta nereden çıktı? O da tavuktan çıktı. Çevirir durursak durmadan devir yapmış oluruz, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan diye. Meseleyi nihayet bir noktada kesmek mecburiyetindeyiz. Ya tavuk Allah tarafından yaratılmış , ya da yumurta Allah tarafından yaratılmış. Allah bu ilk hücreyi kudretinden yaratmış, sonra billi hava, billi ısıyı vermiş, civcivi çıkarmıştır. Veyahutta tavuğu bir nev'i olarak yaratmış ve sonra tavuk neslini ondan çıkarmıştır demek mecburiyetindeyiz. Yoksa meseliye uzatıp, ondan , ondan, ondan ona demekle meseleye hiç bir netice kazandıramayızl Sadece demegoji yapmış oluruz. Bir misal daha verelim. Mesela bir sandalye var. bu sandalyeye siz oturuyorsunuz, ama arka ayakları yok. Siz diyorsunuz ki ben arka ayakları olmayan bir sandalyenin üzerinde oturuyorum. Bu sandalye olmasa ben de oturamam. Yani sizin durmanıza , oturmanıza sebep, arka ayakları olmayan sandalyedir. Pekala nasıl oluyor bu arka ayakları olmayan sandalyee oturmak? Siz de diyorsunuz ki o da arka ayakları olmayan bir sandalyeye dayalı. Pekala o neye dayalı? O da, ona dayalı gibi çevirir dururuz. Ne zaman o sandalyenin arkasına iki ayak koyacak olursak o zaman orada soru kesilir.
İşte aynı bu misallerde olduğu gibi, haşa Allah'ı kim yarattı bir Allah, onu kim yarattı, onu kim yarattı, onu kim yarattı, bunu kim yarattı sorusuna son vermezsek bu silsile durmadan sonsuza kadar gider. Onun için onu kim yarttı sorusuna son vermek lazım. Bunun için de onu kim yarattı sorusunun en sonuna Allah dersek bu silsile kesilmiş olur. Yoksa asla kesilmez sonsuza kadar gider.
Allah yaratılmadığı için Allah'tır(c.c.). Allah bizzat yaratıcıdır. Eğer, Allah birisi tarafından yaratılmış olsa idi, Allah omaz, mahluk olur, yani bir başkası tarafından yaratılmış olurdu.
Allah'ın varlığı kendindendir. Buna da bir misal verelim. "Siz trenin gittiğini görüyorsunuz, en arkadaki vagon neye takılıdır. Bir önündeki vagona, o neye takılıdır?Bir önündeki vagona... Vagonları çoğaltın durun, kaç tane yaparsanız yapın, yüz tane iki yüz tane, evet zahiren bunlarığn hepsi, o ona , o ona takılıdır. Görünüyor. Sebepler olarak da öyle. Fakat hiç sorar mısınız, lokomotif neye bağlıdır? Sormazsınız çünkü o bizzat muhariktir. Bizzat kendisi hareket eder.Hareketi kendindendir.
Tıpkı başım, benim vücudumun üzerinde, vücudum kalçalarımın üzerinde, ben yerin üzerindeyim. O da dünya da kendi kendine dönüyor mu, allah misalinde olduğu gibi. Binaenaleyh, bunu kim yarattı diyen kimseler lokomotifi kim çekiyor gibi iddia ile ortaya çıkıyorlar. Lokomotifi bizzat hareket eden kabul etmezsem, vagonların hareket edişini izah edemem, küre'i arz üzerinde herşey mevsimlere uğruyor, geziyor, veya bizim akidemize göre Allah gezdiriyor diyoruz, iş bitiyor burada, Binaenaleyh, Allah vacip-ül vücuttur. O yaratılmamıştır. Varlığı kendindendir. Evveli aniri yoktur O'nun..."
Bu konuda İmam-ı Azam'ın bir tartışmasını da yazalım:
"Bağdat'ta Rum diyarından dehri gelip insanların inançlarını sarsmak için ilim adamları ile münazaralara girişiyormuş. Bütün Bağdat alimleri bu dehri karşısında aciz kalıp sorularına cevap veremediler. Yanlız görüşmediği alim İmam Hammat kalmıştı, İmam Hammat ise ben de gidip münazarada cevap veremeyip aciz kalırsam cahiller arasında İslam inancı sarsılır korkusuyla münazara etmekten çekiniyordu. İmam- ı Hammad bu düşünce ile muzdarip halde uykuya dalmış, gece rüyasında görmüş ki, ir hınzır gelmiş bir ağacın dallarını ve gövdesini yemiş, sadece kökleri kalmış. Bu esnada o civarda bir arslan yavrusu çıkarak o hınzır yavrusunu parçalayıp öldürmüş. İmam-ı Azam Hazretleri o zaman onüç yaşında bulunuyordu. Hocası Hammad'ı kederli halde görünce sebebini sordu. İmam Hammad ona rüyasını anlattı . Bunun üzerinde İmam-ı Azam rüyasını şöyle tevil etti. O gördüğünüz ağaç ilimdir. Dalları diğer alimlerdir. Kök-ü zat'i alinizdir. Arslan yavrusu ise benim. İnşallah o domuzu ben öldüreceğim, dedikten sonra hocası Hammad ile beraber camiye gittiler. O sırada dehri gelip minbere çıktı ve münazaraya başlayarak, karşısına çıkacak birini istedi.
Bunun üzerine Ebu Hanife karşısına dikildi. Dehri yaşının küçüklüğüne bakarak onu küçümsedi. İmam-ı Azam Ne sormak istiyorsan sor, dedi. Bunun üzerine dehri İmam'a şöyle sordu:
-Başlangıcı ve sonu olmayan bir varlığın bulunması mümkün müdür? dedi.
İmam-ı Azam tereddütsüz cevabında
-Sen sayı bilir misin? dedi.
Dehri de:
-Evet bilirim, dedi.
İmam-ı Azam:
-Beş rakamını hangi rakam yarattı?
-Dört.
-Dört rakamını?
-Üç.
-Üç rakamını?
-İki.
-İki rakamını?
-Bir.
-Bir rakamını?
-........
-Niçin sustun?... Söylesene bir rakamını hangi rakam yarattı?...
-Bir rakamı evvelidir, ondan önce rakam yoktur.
-Peki bir nasıl oluştu?
-Ne bileyim. Bir, birdir işte. Kendi kendince bir.
-Basit bir rakamın kendi kendine birliğini kabul ediyorsun da... Allah'tan önce bir varlık olmadığını ve varlıkların evvlinin Allah olduğunu niçin kabullenemiyorsun?...
Bu kıssa zannedirem bu soruyu soranları tatmin etmiştir. Evet Allah(c.c.) vardır. Varlığı da kendindendir, varlığının evveli ve sonu yoktur. Allah insanın aklını belli bir noktaya kadar yaratmıştır. Onun ötesini anlayamaz, anlayacak kapasitede değildir. Böylece de aklın ölçüsü de sınırlı olduğu için her şeyi anlayamaz.
Akıl bazen melektir bazen de yılan
Bazen aya çıkandır bazen de yalan
Bulursa sırattan geçiş fendini,
Gerçek eser budur, akıldan kalan...
İnanmak isteyene herhalde bu kadar delil yeter. İnanmak istemeyene ise ciltler dolusu deliller getirsen yine de inanmaz. Atalarımızın söylediği gibi "Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az."
Faydası olur babandan İmam-ı Azam'ın münazarasına devam edelim. Dehri ikinci sorusunu sormaya devam etti.
-'Allah ne tarafa yönelmiştir?
Bu soruya karşılık İmam-ı Azam:
-Bir mum yakınca onun ışığı ne tarafa yönelir? dedi,
Dehri:
-Her tarafa yayılır. Cevabını verdi.
Buna karşılık İmam-ı Azam:
-Mecazi bir nur ışığı her tarafı kaplar da göklerin ve yerin nuru olan Allah Teala her tarafı kaplamaz mı? Bunun doğruluğu güneşten daha açıktır, dedi.
Dehri üçüncü sorusunu şöyle sordu:
-Var olan her şeyin bir mekana ihtiyacı vardır. Buna göre Allah nerededir?
Bunun üzerine İmam-ı Azam bir kase içinde süt getirerek:
-Bu sütün içinde yağ var mıdır? dedi.
Dehri:
-Evet vardır. Cevabını verince İmam-ı Azam:
-Yağ bu sütün neresindedir? diye sordu.
Dehri:
-Süt içinde belli bir yeri yoktur. Sütün her tarafında yağ vardır, dedi.
Dehri'nin bu cevabı karşısında İmam-ı Azam:
-Fani ve zail (yok olucu) olan bir varlığın belli bir mekanı olmuyor da, Allah Teala için nasıl bir mekan tasavvur edebilirsiniz? Allah Teala vardır ve O'nun varlığı her yeri kaplamıştır, dedi.
Bundan sonra Dehri dördüncü sorusunu şöyle sordu:
-Rabbin şimdi ne işle meşkuldur?
İmam-ı Azam:
-Sen bir kaç soru sordun, ben ise cevap verdim. Soru soranın yüksekte, cevap verenin aşağıda olması yakışmaz. Sen inde minbere ben çıkayım, dedi.
Bu söz üzerine Dehri minberden aşağıya inip yerine İmam-ı Azam minbere çıktı ve
-Benim Rabbim, senin gibi bir kafiri minber üzerinde layık görmeyip aşağıya indirmekle ve benim gibi bir müslümanı minber üstüne çıkartmaktadır, cevabını verince Dehri cevap veremez duruma geldi ve pes dedi...
İşte o zaman Dehri'yi yakalayıp öldürdüler ve İmam Hammad'ın gördüğü rüya gerçekleşmiş oldu.
Dost Daveti... Ve Bir Soru
Gel kardeşim diyorum, Rabbini dinle
Dünya gitmeyecek inan ki seninle
Sulara dargınmısın ki, gusulün yok
O kadar nankörmüsün ki şükürün yok
Kör kütükte kayıdın İslamdır amma,
İslamın kütügünde belki kayıdın yok!...
Ve anamız (Hz.) Havva'dır, babamız (Hz.) Adem.
Niçin kimimiz cevher kimimiz maden?!
Bir fincan kahveye teşekkür eden sen,
Yaradana nankörlük acaba neden?...
Emine Şenlikoğlu
(Gençliğin İmanını sorularla çaldılar)
Zeynep’le annesi, o içinde her şey olan kitabı, yani Kur’ân’ı okumaya başladılar. Önce annesinin ağzından bir fısıltı duyar gibi oldu Zeynep. “Efendim?” dedi. Kendisine bir şey söylendiğini sanmıştı. “Besmele çektim.” dedi annesi. “Bismillahirrahmanirrahim.”
Zeynep şimdi daha iyi duymuştu. “Dedem beni kucağına alırken de aynı şeyi söylemişti.” dedi.
Annesi gülümsedi.
“Çünkü her işin başı ‘Bismillah’tır. Her işe başlarken ‘Bismillahirrahmanirrahim’ deriz. Kur’ân okumaya başlarken de, yemek yapmaya başlarken de...”
Zeynepcik sormadan edemedi:
“Neden bismillah diyoruz ki? Sebebini tam anlayamadım.”
Annesi gözlerinin içine baktı Zeynep’in. Bu bakış çok hoşuna giderdi. Annesinin gözlerinin içinde kendisini görebiliyordu.
Annesi anlatmaya başladı.
“Hani, hatırlar mısın, bir masalda, ‘Açıl susam açıl!’ deyince açılan bir kapı vardı. Kapı bu sözü söylemeden açılmıyordu.”
Zeynep başını salladı. Annesinin gözlerinin içindeki Zeynep de salladı başını.
“Biz bu söze ‘parola’ diyoruz. Dün seyrettiğimiz filmde de vardı, hatırlasana. Kapıya bir yabancı gelirse, parolayı soruyorlardı. Bilemezse içeri almıyorlardı. Parolayı bilmeyen dışarda kalıyor, yabancı ve düşman sayılıyor. Ama parolayı söyleyince, herkes dost olduğunu anlıyor ve sana öyle davranıyor.”
Zeynep bütün bunların “Bismillahirrahmanirrahim”le ilgisini merak ediyordu. Gözlerini annesinin gözlerinden ayırmadan öylece durdu. Dudakları aralanmıştı meraktan.
“Bismillah da onun gibi bir parola işte!” dedi annesi. “Bir işi yapmaya başlayınca, varlıklar âleminin kapısını aralarsın. Onların seni tanımasını, sana destek olmasını umarsın. O zaman bir işe başlar başlamaz, kendini tanıtman gerek. Onları ve seni yaratan Allah adına burada olduğunu söylemelisin. İşte ‘Bismillah’ diyerek, Allah’ın adıyla iş yaptığını hatırlatırsın, O’nun kulu olduğunu hatırlarsın, O’nun izniyle hareket ettiğini söylemiş olursun. Yani, bu âlemin parolasını fısıldamış olursun. Eğer parolayı söylemezsen, yabancı ve düşman sanılırsın. Bir bahçeye izinsiz girmek gibi bir şey bu! O zaman sana kapılar açılmaz, işlerin kolaylaşmaz. Parolayı söylersen kapılar açılır, yabancılık çekmezsin, hiçbir şey de sana yabancı ve düşmanmış gibi gözükmez.
“İşte biz de ‘Bismillah’ diyerek başlıyoruz okumaya; tâ ki Rabbimizin söyledikleri bize açılsın ve ne sorumuz varsa cevaplansın.”
Zeynep, “Şimdi ‘Bismillah’ deyince Kur’ân’ın kapağı kendiliğinden mi açılacak?” diye sordu.
Annesi bu masumca soruya tebessümle karşılık verdi. Biraz gülüştüler.
“Aslında, evet!” dedi annesi. “Biz Allah adına açacağız Kur’ân’ı ve o da bize sırlarını açacak, sorularımızı cevaplayacak.”
“Hadi var mısın?” dedi annesi. Elinden tuttu Zeynep’in.
Kur’ân’ın ilk kapağını Zeynep’in minik elleri kaldırdı. Ama önce parolayı söyledi: “Mismillah!”
Senai Demirci
Cahil Kimsenin Yanında Kitap Gibi Sessiz Ol...
HZ. MEVLANA
Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?
Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.
Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok.
Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
Gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun…
HZ. MEVLANA
Can konağını aramadaysan, cansın;
Bir lokma ekmek arıyorsan, ekmeksin;
Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir:
Neyi arıyorsan osun sen...
HZ. MEVLANA
Paranı ver, gönlünü ver, canını ver, Ama SIRRINI VERME!
Günlerini say, kazancını say, büyüklerini say, Ama YERİNDE SAYMA!
İşini beğen, aşını beğen, eşini beğen, Ama KENDİNİ BEĞENME!
Emek ver, kulak ver, bilgi ver, Ama SAKIN BOŞ VERME!
Fidan büyüt, çocuk eğit, yoksul besle, Ama KİN BESLEME!
Davet et, hayret et, ülfet et, affet, Ama İHANET ETME!
Kitap oku, meslek oku, dünyayı oku, Ama LANET OKUMA!
Sınıfını geç, hayatını seç, rakibini geç, Ama GÜLÜP GEÇME!
Gönül al, dost al, yoldaş al, Ama BEDDUA ALMA!
Yaklaş, tanış, konuş, uzaklaş, Ama UŞAKLAŞMA!
Doğrul, sayrıl, evril, devril, Ama EĞRİLME!
Hislen, tasalan, seslen, uslan, Ama PASLANMA!
İtil, ütül, atıl, katıl, Ama SATILMA!
HZ. MEVLANA
Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de...
HZ. MEVLANA
Göğsünün içindekini gerçek gönül sanan kimse,
Hak yolunda iki üç adım attı da herşey olup bitti sandı,
Aslında tesbih, seccade, tövbe, sofuluk, günahdan sakınma bunların hepsi yolun başıdır.
Hak yolcusu aldandı da; bunları, varacağı yer sandı...
HZ. MEVLANA
Duanın şekilleri vardır.
Seslisi, sessizi vardır.
Dudaklardan döküleni, ruhlarda filizleneni vardır.
Mabedleri vardır, seccadesi vardır.
Fakat duanın en yücesi, hayatın dua mayası ile yoğrulabilmiş olmasıdır.
Kin ve hased, hırs ve adaletsizlik, gurur ve kibir,
Bu niyaz bedeninin içine sızamaz
Ve gönül ferahı ile yeryüzünün kiri yıkanır.
HZ. MEVLANA
Yürek yanmadıkça göz yaşarmaz...
HZ. MEVLANA
MEVLANA'DAN 7 ALTIN ÖĞÜT
Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
Şevkat ve merhamette güneş gibi ol
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
Hoşgörürlükte deniz gibi ol
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol

          
Müşteri: Çok fazla teknik bilgim yok. SEVGİ yüklemek için ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: İlk olarak KALBİM dosyasını açmanız lazım. Açtınız mı?
Müşteri: Evet açıldı. Ancak şu anda GEÇMİŞ_ACILAR.EXE, DÜŞÜK_GÜVEN.EXE, HASET.EXE VE GÜCENME.EXE isimli programlar da çalışıyor. Onlar çalışırken SEVGİ yükleyebilir miyim?
Yetkili: Problem değil. Yüklediğiniz anda SEVGİ otomatik olarak GEÇMİŞ_ACILAR.EXE’yi silecektir. Gerçi bir süre geçici hafızada kalabilir ama artık diğer programları etkilemez. SEVGİ er veya geç DÜŞÜK_GÜVEN.EXE’yi silere YÜKSEK_GÜVEN.EXE isimli bir modül yükleyecektir. Ancak siz, HASET.EXE VE GÜCENME.EXE’yi mutlaka kendiniz kapatmalısınız. Bu programlar SEVGİ’nin yüklenmesine engel olurlar. Onları kapatabilir misiniz lütfen?
Müşteri: Tamam kapattım, SEVGİ otomatik olarak yüklenmeye başladı. Bu normal mi?
Yetkili: Evet ama unutmayın ki bu sadece temel program. Üst sürümlerinin yüklenmesi için başka KALP’lerle bağlantı kurmanız gerekiyor.
Müşteri: Haydaa… Daha şimdiden hata mesajı verdi. Ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: Mesaj ne diyor?
Müşteri: Hata-412! Program iç sistemde çalışmıyor! Bu ne demek?
Yetkili: Endişelenmeyin, bu çok rastlanan bir sorun, çözümü de var. Hata mesajı, SEVGİ programının başka kalplerde çalışmaya hazır olduğunu ancak sizin kalbinizde çalışmadığını söylüyor. Biraz karmaşık bir programcılık dili oldu galiba… Sade bir dille şöyle diyor: ‘Programın başkalarını sevebilmesi için önce sizin kendi sisteminizi sevmeniz gerektiğini’ söylüyor.
Müşteri: Peki ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: ‘Kendimi Kabullenme’ isimli dosyanın içinde bulacağınız KENDİNİ_AFFETME.DOC, KENDİNE_GÜVENME.TXT, DEĞER_BİLME.TXT VE İYİLİK.DOC isimli dosyaların üzerine tıklayıp hepsini KALBİM dosyasına kopyalayın.
Müşteri: Tamam. Başka bir şey var mı?
Yetkili: Şimdi çalışacaktır gerçi ama, biz ilerisi için de tedbir alalım… SÜREKLİ_KENDİNİ_ELEŞTİR_HAYATI_ZEHİR_ET.EXE diye çok uzun isimli bir dosya vardır. Onu bütün sistemde tarayın ve gördüğünüz her dosyadan silin, sonra çöp kutunuzdan da atarak tamamen kaybolduğundan emin olun!
Müşteri: Yaptım. Hey harika… Neler oluyor?.. KALP temiz dosyalarla doluyor. GÜLÜMSEME.MPG monitöre geldi. SICAKLIK.COM, BARIŞ.EXE ve MEMNUNİYET.COM hepsi KALP’e yerleşiyor.
Yetkili: Güzel, demek ki SEVGİ yüklendi ve çalışıyor. Şu andan itibaren her şeyle başa çıkabilmeniz gerekiyor. Yalnız telefonu kapatmadan önce son bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Müşteri: Nedir?
Yetkili: SEVGİ programı ücretsizdir. Onu ve onun tüm modüllerini tanıştığınız herkese verin. Karşılığında onlar da başkalarıyla paylaşacak ve sonunda size tertemiz modüller olarak dönecektir… Mutluluklar…
Müşteri: Teşekkürler. Size de mutluluklar...
            
”Hani, diyorum da, insanın gerçekten mükemmel bir dostu olsa...”
"Onu", şöyle, içine sindire-sindire, kocaman bir sarılsa... Yüreklilikle söylediğiniz... "Canım benim”... Dediğiniz... Telefonda bile saatlerce konuştuğunuz, sıcacık biri... Özlediğinizde, hayal kurduğunuzda yanınızda o var mı? Sizi hiç yalnız bırakmayan biri... Cesur, sempatik, azimli, kararlı... Arayan, soran, "Seni özlüyorum" diyen biri. Böyle bir canlı ile her şeyi konuşabilir, paylaşabilirsiniz. Yanıltmaz… Anlayışla karşılar her şeyi... Hataları, günahları-sevapları, her bir şeyi konuşabilirsiniz onunla... Bir arayış içinde olmanıza gerek yoktur. O kendiliğinden çıka gelir zaten. Bir gün bir bakarsınız, karşınızda... Bir de bakmışsınız sımsıcak sohbetler, derin konular, sırlar, paylaşımlar... Kimseye söyleyemediğinizi, en yakınınıza anlatamadığınızı, geçmişteki izleri, geleceğe dairlerinizi, sadece ona anlatır olursunuz. Kadın, erkek fark etmez. Bir dost bulun! Ama gerçek olsun. Aradığınızda işinizi değil, sizi soran... Kötü gününüzde ev sahibi, iyi gününüzde kiracınız olsun. Anlatsın, konuşsun, açık-seçik, korkmadan yaşasın… Güvensin! Cinsiyeti olmasın! Bir kartal kadar haşin, bir maymun kadar şaklaban, bir ceylan kadar narin olsun. Doğruları söylesin. Gözleriyle ve kalpten konuşsun. Yaşasın! Doya doya yaşasın, doya doya yaşatsın.
Beyninden değil, yüreğinden versin. "Olsun varsın! Paylaşırım." desin. Bir dostunuz olsun. Sizi ve benliğinizdekileri paylaşsın...
Dost olsun! Ama... Gerçek bir dost… D O S T Ç A K A L I N...
Can Dündar
Dostluk Gülü
"Dostlarınızla öyle yaşayın ki,düşman olduğunuzda, söyleyecek şeyleri olmasın. Düşmanlarınızla öyle yaşayın ki, dost olduğunuzda, yüzü kızarmasın."
Bir gün evinizden çıkıp bir gül bahçesine girin, dokunun ellerinizle bir güle. Ama koparmayın sakın, yalnızca dokunun ve okşayın . Sevin, sadece sevin ve sevgisini tutup koyun gönlünüze. Dalında duran bir gülün nasıl buram buram hasret, aşk en önemlisi de dostluk koktuğunu göreceksiniz.
Güllerin üzerindeki çiy damlalarına bakın! sevinç ve hasret gözyaşlarıdır onlar, dostluk gözyaşlarıdır. Sevdiği için dökülmüştür, dostu için. Sevgiyle okşadığınızda bakın nasıl özlemle yanar elleriniz, yüreğiniz nasıl da aşkla çarpar, sevgiyle tutuşur. Onu koparmaya varmaz eliniz. Kalbiniz titrer. Dokunun bir güle, koparmayın; sadece dokunun. Ne kadar katı olursanız olun, katı yüreğinizin nasıl yumuşadığını göreceksiniz. Sevginin, dostluğun sıcaklığı kalbinize nasıl dolduğunu hissedeceksiniz.
Ve o an başınızı kaldırıp uçsuz, bucaksız gökyüzüne bakın, göğün mavisindeki ferahlığa. O an belki, sevdalı bir kuş gelip konacak saçlarınıza, ürpererek ve ürkerek gözlerinize bakacak. Avuçlarınızın içine alıp kalp atışlarını dinleyin. Salın sonra gökyüzündeki özgürlüğe ve derin bir nefes alın. Havada özgürce kanat çırpınışının güzelliğini doldurun içinize. Dostluğun, vefanın, sevginin, özgürlüğün eşsiz güzelliğini yaşayın.
"Gül verenin elinde gül kokusu kalır" der bir Çin atasözü. Bende gül koklayanın yüreğinde gül kokusu kalır diyorum. Bir gül ancak bir dostun elinden verilince, iç bayıltıcı güzelliğini algılar ve anlarız. Buram buram kokladığımızda dostluğun ağırlığını hissederiz.
Vefalı bir dostumuzu kaybettiğimizde yada ondan ayrıldığımızda nasıl da sancır yüreğimiz, gecelerce uykusuz kalır gözyaşı dökeriz. Sevgimizin, dostluğumuzun ölçüsünü ancak o zaman anlarız, ama ne yazık ki, bazen iş işten geçmiş olur. Çünkü geç kalmışızdır.
Bilir misiniz? nice köklü dostluklar, ayrılık tokatını beklermiş, anlaşılmak için?. İnsan bazen dostluğun önemini, değerini ve bir dostunu ne kadar çok sevdiğini ancak iş işten geçince anlar. Balıklar engin denizde suyun kıymetini ancak ondan uzak kalınca farkına varır ab-ı hayatın ne olduğunun.
Dostluklar öylesine güzel, öylesine derin, anlamlı, incelikli, içtenlikli ki; bir güneş kadar sıcak, toprak gibi vefalı, su gibi temizdir.
Vefanın, dilin, duygunun, yüreğin el ele, yüz yüze, iç içe girdiği, gönül gönüle birleştiği, bir gül bahçesinin güneşlenmesidir dostluk. Fırtınalarda, boranda yüreğimizin ısınmasıdır. İşte o nedenle, her şeye rağmen sizinde bir dostluk gülünüz olsun yüreğinizde...
Her şeye rağmen, yaşamak şey güzel yine de. Önemli olan kimseyi düşürmeden, düşmeden, tutunabilmemiz hayatın bir yerlerine. İnsanların biribirini seviyor olması, dostluk kurması ne güzel. Ne güzel karların yağması, karların erimesi, uçuşması kelebeklerin, açması çiçeklerin her bahar ne güzel. Yüreğimizin çarpması sevgiyle, dostlukla, annelerin sevgisi, çocukların gülmesi ne güzel...
Siz de bir güle dokunun ve sadece koklayın göreceksiniz ki, dostluklar, sevgiler ne kadar önemli ve değerlidir.
Dostluk öyle bir şey ki, hep tazelenmek ister. Hatırlanmak ister. Dost olun sizde, şu üç beş günlük ömrünüzde kimseye kötülük etmeyi düşünmeyin. Size kötülük etseler bile. Vicdanı rahat, yüreği temiz olun. Dostluğun aydınlığını, sıcaklığını ve lezzetini tadın. İliklerinize dek hissederek yaşayın.
Yeri geldiğinde sararıp solun, düşen bir kuru yaprak olun, ama asla soldurmayın, sarartmayın dostluk gülünüzü...
Unutmayın, hayata hiçbir şeyiniz olmasa dahi, yüreğinizi ısıtacak hep bir dostluk gülünüz olsun...
![y1pzSK1O9ZTBSWU9dWnsO960Ho_RcSD1BqHNm-lHuOgVqBU0HOpUn016znglhkVLbNBanSHbodQjXo[1]](http://byfiles.storage.live.com/y1pGI9Q6Ufo2Dj_fu-N1yS0JKFpZoNLfdFQH8pVzyVjrYF2WeaEQdUQb-5mN41BtIkCspIiQWltJ9M)
|
Adına Dost Derler
|
|
|
|
Hani vardır ya her yerde, hissetmek istersin onun varlığını...
Hani hep yanıbaşınızdaymış sanırsınız,
ismini söylersiniz dalgınlıkla, her an berabersinizdir...
Yanında olduğunu unutuverirsin bir andan sonra,
sonra üzüldüğünde o sımsıcacık kollarını açar sana,
sarılır ağlarsın omzunda doya doya...
Senin sorununu kendi sorunu gibi benimser,
bir kolun bir bacağın olur adeta...
Ayrılmak istesen de koparıp atamazsın...
Bir türlü sevindiğinde ise senden fazla mutluluk duyar...
O senin için farklıdır bütün insanlardan,
tabii sen de onun için...
Aranızdaki sevginin bitmesine izin vermezsiniz,
kimse bozamaz aranızı, kimse araya girmeye dahi cesaret edemez...
Ne zaman yardıma ne zaman insana
ne zaman dosta ihtiyacınız olsa hep yanınızda bulursunuz,
kendini adeta sizin için ayarlamıştır...
Beraber gülüp beraber ağlarsınız, daima olumlu özellikler verirsiniz birbirinize...
O sana gülmeyi öğretir sen ona kahkaha atmayı...
O sana emeklemeyi öğretir, sen ona yürümeyi...
O sana okumayı öğretir, sen ona yazmayı ve bu böyle sürüp gider...
İşte bunun adına DOST derler... Hayatta hiçbir şeyiniz olmasın ama hep bir dostunuz olsun... Dostlarınızın Kıymetini Bilin...
![dusun7jj[1]](http://byfiles.storage.live.com/y1pP0fSVZ2jhpSSbO7ffY9U61RE70hN2BKaLRstiVeRIYJBA9z_-uLUsSXp1DKRvV2I)
|
|